Londra’da zenci bir sınıf arkadaşım vardı. Onu, diğer herkesin arasından fark etmek çok kolaydı. New York’a gittiğimde, durum değişti; o kadar çok zenci vardı ki, birini diğerinden ayırmanın imkansızlığı karşısında şaşkınlığa düşmüştüm.
Köpekleri, kirpileri, hatta evimdeki kedimi dahi diğerlerinden ayırmakta zorluk çekiyorum. Görünümlerindeki benzerlikleri aşabilmek için elimdeki tek ayırdedicilik, bana karşı davranışları. Yani, “
sevgilinizmiş” gibi davranan her kadınla akşam birlikte yatıp uyuduğunuzu düşünün...
Yıllar önceydi. Sevgilimle geçirdiğim tatil benim açımdan “
inanılmaz güzel”di, o ise “
dayanılmaz bir kabus”un içinden geçtiğini düşünüyordu. 24 saat birlikte olduğumuz, bir hafta boyunca her deneyimi birlikte paylaşmış olmamıza rağmen, birbirimizin duygularına karşı böylesine bir “
ayırdedicilik körlüğü” içindeydik, 9 yıllık bir çift olduğumuz halde.
Tatil ertesinde ayrıldık. Ve yıllar sonra bile, o tatili hayatımın çok güzel bir haftası olarak hatırlıyor olmam sizce tuhaf değil mi? Şizofrenik değil mi?
Aslında değil. Birlikte olan iki kişi farklı ufuklara bakmaya başlayınca, bakış alanımızın dışında kalan "
görüntülerdeki ayırdedicilik" kayboluyor. İki kişinin birbirine yaptığı bir çağırı, haykırış, duygu, ne kadar önemli ve belirgin olursa olsun "
ayırdedicilik körlüğü"nden payını alıyor, bir çeşit, "
kaplama alanı dışında" kalıyor. Herkes kendi algıladığı dünyayı gerçek sanıyor.
Geçenlerde,
İrem Çağıl’ın bisiklet gezisinin hikayesini okuduğumda aklıma geldi bu anlattıklarım. İrem Çağıl, İstanbul’dan İspanya’ya bisikletle gitmeye karar verdiğinde, ilk iş olarak güzergahını belirlemiş. Tuna Nehrini izlerse, neredeyse tüm Avrupa’yı, deniz seviyesinden geçebileceğini düşünmüş. Ve düşündüğünü yapmış da. İrem Çağıl, bize şunu söylüyor; “
…gördüm ki aslında herkese göre çok fazla yol var. Kamyon otoyoldan gidebilir. Bisikletli patikadan gidebilir, atlı araba tarladan gidebilir... Aslında yollar arttıkça bir yere ulaşma biçimi de değişiyor.”
Bunu ben de bildiğim için, Mathilde ve Olivier, bisikletle Fransa’dan başlattıkları Çin gezisinin Gürcistan etabında, geziye bisikletsiz devam edeceklerini yazdıklarında, “
Eyvah!” demiştim.
Mathilde ve Olivier, Anadolu Kavağı'nda tanıştığım bir çift idi. Günde 12 dolarlık bütçe ile Kazakistan üzerinden Çin’e gidip Hindistan yolundan geri döneceklerdi. Gürcistan’da bisikletlerini bırakıp gerçekten de Çin’e ve Hindistan’a kadar gittiler. Ancak orada ayrıldılar. Olivier uçakla Fransa’ya dönerken, Mathilde Hindistan’da kaldı. Yolculuk aracını değiştirdiğinizde, yolculuğun da değişmesinin önüne geçmeniz çok zor.
İki kişinin
bir yolculuğa çıkması hiç de kolay değil. Benim teorime göre en iyi eşleşme, birbirinin dilini bilmeyen, ortak bir dile sahip olmayan iki kişinin, yine dilini bilmedikleri bir ülkede yolculuk yapmaları. Böylece en temel ve basit güdülerimizle yaşayıp yol alabiliriz diye düşünüyorum. Her iki kişi de çevresel ve kültürel referanslardan tümüyle soyutlanacakları için kendilerini çok daha özgür ve rahat hissedeceklerdir. Böyle bir şey olabilir mi?
Bana oldu. Paris'e ilk gidişimin hemen başında, bir İspanyol kızla birbirimizi görüp öpüşmeye başlamıştık, herkes öyle yapıyordu zira. (Bu kadar abuk bir şekilde oldu.) Dilini bilmediğimiz bir ülkede, birbirimizin de dilini bilmediğimiz bir ortamda en temel iletişim kodlarını kullanarak yaşadık. Üç hafta sonra ayrılmak zamanı geldiğinde bizi ayırabilmek için tren görevlileri ve yolcuların epeyce çaba göstermeleri gerekmişti.
İnsanları, zaman ve çevreyle olan ilişkileriyle tanımlarsak onları anlamaya çok daha fazla yaklaşmış oluruz. Doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü gibi kavramlar bulunduğumuz çevreye göre neredeyse tamamen farklıdır. Çengelköy'deki Sinan ile, Paris'teki, Vladivostok'taki Sinan çok farklıdır. Arabayla Şişli'ye giden Sinan ile, motosikletle Poyrazköy'e ya da tekneyle Kahire'ye giden Sinan arasında dağlar kadar fark vardır, olmalıdır da.
Birlikte çıkılan bir yolculuk, şu ya da bu nedenle yarıda kesilirse, üzülür, kırılırız tabii ki. Ancak, bizi asıl kahredecek olan, "
ayıdediciliğimizin" elimizden alınmasıdır, o kadar çok zencinin arasında "
herhangi bir zenci" durumuna düşmüş olmamızdır.
Paris macerasından sonra, ertesi yıl İspanyol Rosa'ya, "
Tekrar görüşelim," diye bir mektup yazmıştım. Bir hafta bile dolmadan kısacık cevabı gelmişti; "
Nerede? Ne zaman?" diye. Tam da o gün, hayatın cilvesi, bir İngiliz kızla tanışmış ve birlikte "
anlamlı bir ilişki" başlatmıştık.
Rosa ile bir daha hiç görüşemedik, İngiliz kız ise benden ayrıldıktan sonra bir İngiliz çocukla "anlamlı bir evlilik" yaptı. "
Zaman" denen öğütücü makine, her türlü "ayırdediciliği" küçük parçalara ayırıp hayatın akışına salıp yoğurmakta öylesine beceriklidir ki, yıllar sonra rastlaşsak bile artık birbirimizi tanıyamayız. "
Onun o olduğunu" anlayabilmek bir daha hiç mümkün olmayacak yani... Ve benim ben olduğumu...
Bol yolculuklar.