Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Salı, Ağustos 05, 2014

Tuğçe Kazaz: Kendini duyuramayan çığlıklar


Tuğçe Kazaz, bana göre Türkiye'nin uluslararası çapta tek mankeniydi. Ancak zihni meşguldü, ve yıllarca "Çözemediğim bir sorunum, derin bir yaram var," diye çığlıklar attı, kimse umursamadı.

Tüm o din değiştirmeler, kendini bir umuttan diğerine atmalar, sorununa çözüm bulabilmek içindi. Maalesef piyasadaki hiç bir din, hiç bir "iyileştirme sömürücü inanç", geçici bir rahatlama dışında kalıcı bir çözüm, huzur sağlayamıyor.

Çözemediği sorunu olan herkes gibi Tuğçe Kazaz'a da sevgim, şefkatim, saygım var. Söylediği sözler için ona vurmaya içim elvermez. Ki söyledikleri doğru yanlış ya da ne olursa olsun, o sözler bile yeni bir çığlık gerçekte. Ama hiç bir kulağın o çığlığı duyabileceğini sanmıyorum.

Nasıl ki köprü yapmak için elimizdeki tek imkan matematik ve fizik, Tuğçe Kazaz'ın sorunun çözümü de "kognitif psikiyatrik terapi". Ve tabii sevgi, bol sevgi. Ve bol ev, bol yuva.

Kendini iyileştiremediği için 36 yaşında bugün hayatına son veren Marilyn Monroe'nun anısına tüm sessiz çığlıkların onları duyan bir kulağa ulaşmasını diliyorum. Hepiniz kulaklarınızı biraz daha fazla açın lütfen.

Salı, Kasım 26, 2013

Yemekmutfak.com: Denenmiş yemek tarifleri, lezzetli yemekler, güzel mekanlar... yeni portalımız


Yeni portalımız, Yemekmutfak.com yayında. Yemekseverlere duyrulur.

Cumartesi, Haziran 15, 2013

Aklını yitiren yöneticiler ile zihnine sahip çıkan gençlik karşı karşıya


Gezi Parkı direnişinde geçen 17 gün, bize yöneticilerin aklını yitirdiklerinde bunu onlara güçlü bir şekilde hatırlatacak insanlar olduğunu gösterdi, öğretti. Üstelik tüm muhalefeti, basını, orduyu sindirmişken, geleceğin ayaklarının altında kırmızı halı, tüm toplumun ve dünyanın dudaklarından çıkacak kelimelerin hizmetkarı olduğuna yürekten inandıkları bir zamanda…

Aklını yitiren yöneticilerin oyun planı olmaz, bozgun çaresizliği olur. “Biber gazı kullanmak hakkımız,” diye saçmalarken, elindeki tek gücün, tek yaptırım gücünün “şiddet” olduğunun farkına varmanın özgüven kaybını yöneticilerin gözlerinden okumak hiç de zor değil.

Türkiye, yenilmenin de onurlu bir duruşu olduğunu gösteren bir örneği, Bülent Ecevit karşısında yenilen İsmet İnönü’nün, “Milli Şef” iken sıradan bir milletvekili olarak salondaki arka koltuğa oturabilme olgunluğu yaşamış bir ülke. Aynı onurlu davranışı bugünkü yöneticilerimizden de bekliyoruz.

Salı, Haziran 04, 2013

Cumhuriyetin "Bahar Kuşağı"


31 Mayıs, hayal bile edemediğimiz inanılmaz bir devrimin günüdür. Artık öğrendik ki, Cumhuriyet mayası tutmuştur. Demokrasi bir tramvay ise, ilk durakta sadece Tayyip Erdoğan inecektir, Türkiye yolculuğuna devam edecektir.

Bundan sonraki mücadeleler, Tayyip Erdoğan’ın ve varoluşlarını ona bağlayanların kişisel ihtiras yolculukları olacaktır. Türkiye’nin laik ve demokrasi arzulayan bünyesi, İslamcı hayalleri reddetmiş, vücudundan atma sürecine girmiştir.

Artık ABD, AB, tüm dünya, tüm partiler, akıllısıyla aptalıyla tüm vatandaşlarımız hesaplarını, durdukları yerleri yeniden gözden geçirmek zorundadırlar.

Sokağa dökülen o çocukları tanımıyorum, onlar da beni, benim kuşağımı tanımıyorlar. Ama yeni bir yüzyıla, yeni bir dünyaya benden, bizden çok daha fazla aitler. Artık benim kuşağımın öğretebileceği hiçbir şey kalmadı, ancak bu yeni kuşaktan öğreneceğimiz çok şey olduğuna eminim. Hepsini kucaklar, yanaklarından öperim.

Çarşamba, Nisan 10, 2013

Matematik ve Felsefe


6 milyon yıllık insanlık tarihinde en önemli dönüşümü gerçekleştiren nedir?” diye sorsanız, “Matematik ve felsefe,” derim.

İnsanın düşünce yapısı çok ilginçtir; hayatta sadece tek bir şey bilsek, ve bu bilgimiz üstelik yanlış da olsa, elimizdeki bu bilgi, dünya hakkında kapsamlı ve bütüncül bir bakış açısı geliştirmemize fazlasıyla yeter. Felsefe, işte bu özelliğimizi disipline etmeyi amaçlar.

Düşünce dünyamızda, evet, her şeyi açıklayabiliriz, ancak dış dünyada, açıklamalarımız hiçbir işe yaramayabilir. Bu yüzden matematik denen hesaplama yöntemini geliştirdik ve sayesinde köprüler, gökdelenler inşa edip uzay gemilerimizi Ay’a, Mars’a gönderebiliyoruz.

Yıllar sonra tekrar matematik öğrenmeye başladım; yetişkin ve ergin bir insan olarak matematik öğrenmenin keyfi çok farklı. Daha ilk göz atmalarımda matematiğin tüm o kesinliğine rağmen nasıl da bize yalanlar söyleyebildiğini fark etmiştim.

Felsefe? Bertrand Russell’den bu yana felsefeyle pek ilgilenmiyorum. Analitik felsefe beni bu disiplinden soğuttu. Ve şimdi o teorinin ne kadar da beş para etmez olduğu ortaya çıktı (benim görüşüme göre). Bir de son dinlediğim felsefeciler ne kadar geride kalmışlar. Bu güzelim disiplinin kesinlikle yeni bir soluğa ihtiyacı var.

Matematik öğrenmek için kendime uygun bulduğum site: http://www.intmath.com. Siz de kendi öğrenim alışkanlıklarınıza uygun bir site bulabilirsiniz, internette her çeşidi var.

Pazartesi, Nisan 01, 2013

Cinsellik özürlü Türk kadını Amina’ya destek vermedi


Femen’in öncülüğündeki “Amina’ya Özgürlük” hareketine Türkiye’den katılım olmadı şu ana kadar. Olacağı da yok. %50’si ağır, %30’u da hafif şekilde ağırlıklı olarak aile içi cinsel tacize uğramış Türk halkının (erkeklerde oran biraz daha az olabilir) cinselliğe ve çıplaklığa, ve toplamda kadın haklarına bakışı çok sorunlu tabii ki. Hele dindarlığın kadını insan değil de “mahluk” olarak gören bakış açısı (evet, onlardan duydum bu kelimeyi) ülkemizi insan eşitliği konusunda derince bir mağranın dibine iteliyor.

Kızıl Kemerlerin Kürt Versiyonu Yolda...

Kızıl Kmerler, yönetimde oldukları 1975-79 yıllırında 2 milyon Kamboçyalıyı öldürmüşlerdi. Kurbanlarının bedenlerini kesip pişirdikleri söylenir. Bütün şehirleri zorla boşaltmışlar, eğitimli kesimi ya öldürmüşler, ya da tarım işçisi olmaya zorlamışlardı.

Biliyorsunuz, Türkiye için şöyle bir gelecek planlanıyor; Tayyip Erdoğan Türkleri, Öcalan Kürtleri yönetecek.

AKP’nin nasıl bir Türkiye hayal ettiğini artık ezberledik. Öcalan’ın nasıl bir Kürdistan tasavvur ettiğini de yavaş yavaş öğreniyoruz. Şahin Can’ın yazısı dağdaki PKK militanlarının yönetime gelince toplumu ne yönde dönüştürmeye girişeceklerini birinci elden anlatıyor. Okudukça, bu insanlara acıyım mı, dehşete mi düşeyim, emin olamadım.

İki buçuk (buçuk, Cemaat oluyor tabii ki) geçmişte yaşayan ideolojinin baskıcı yönetimine girmek, Türkiye için tabii ki cehennem olacaktır. Bir de düşünün ki, bu ideolojiler, İtilafçı geleneğini devam ettirerek, egemen dünya ülkelerinin tetikçisi de olacaklardır ki, Türkiye’nin geçmişini ve vardığı noktayı bilen herkes, ülkenin bu safrayı sindiremeyeceğini, eninde sonunda üzerinden atacağını bilir. Dilerim çok beklememiz gerekmez.

Salı, Mart 26, 2013

April 4th is International Topless Jihad Day!


We have appealed to the world for support and the world has answered! The fate of the Femen - Tunisia activist Amina Tyler has shaken up and united thousands of women across the globe. Amina's act of civil disobedience has brought down upon her the lethal hatred of islamists inhuman beasts for whom killing a woman is more natural than recognizing h...er right to do as she pleases with her own body. For them, we now see, the love of freedom is the most dangerous kind of psychiatric illness, one demanding radical forced treatment in the spirit of fascist punitive medicine. The "Arab Spring," for the women of North Africa, has turned out to be a frigid sharia winter that has deprived them of what few political rights and liberties they enjoyed.

Stoning and flogging, kidnapping and rape, forced psychiatric treatment and other sorts of physical and psychological torture are what the new Sharia Caliphate has in store for women. The union of religion and state gives rise to inquisitions, and inquisitions ignite the purgatorial bonfires of religio-political terror, bonfires burning with the bodies of women as fuel -- such is the message the bloody history of medieval theocracies cries out to us. Any educated, free-thinking woman is, for [the inquisitors], a witch deserving of condemnation and murder. [Muslim men] shroud their women in black sacks of submissiveness and fear, and dread as they do the devil the moment women break free to light, peace, and freedom. Religious dictatorship begins by enslaving women, but a woman's act of self-liberation is the first step toward destroying the sharia regime. Topless protests are the battle flags of women's resistance, a symbol of a woman's acquisition of rights over her own body!


Femen declares the 4rth of April the day of relentless topless jihad against Islamism!

Show solidarity with brave Amina Tyler from Tunisia! Come to the embassy of the Republic of Tunisia and protest topless, with "My Body Against Islamism!" written on your body, take a photo of yourself, and post it on your social network page, as well as on the Femen Facebook Fan Page at http://www.facebook.com/Femen.UA.

This day will mark the beginning of a new, genuine Arab Spring, after which true freedom, freedom without mullahs and caliphs, will come to Tunisia! Long live the topless jihad against infidels! Our tits are deadlier than your stones!

Perşembe, Şubat 14, 2013

I think I can change it!

Cuma, Ocak 04, 2013

"Tanrı"yı öldürdük, şimdi sıra "madde"yi öldürmekte

Tanrıların tanrısı Zeus, artık sadece güzel köpeklerin adı olabiliyor. "Madde"nin kaderi de daha farklı olmayacak

İnsanlar, bir ruha sahip olduğunu ve bu ruhun öldükten sonra bile yaşadığını söyleye geldiler. Tarımla birlikte dine dönüşen bu ruh inancı, tarımın doğası gereği totaliterliğe dönüşen toplum yapısıyla, tek tanrılı dinlere evrildi.

Yüz yıllarca, imparator tanrı ve ruhlar, cinler, perilerle yoğun bir yaşam sürdürdü dünya. Bu cadı kazanından ilk sıyrılan, Pagan inanışın gücünü her zaman koruduğu Avrupa oldu. Ruhun olmadığını, var olan her şeyin maddeden oluştuğunu öne süren bilimsel ve din dışı bir akım yaygınlaşmaya başladı. "Madde" olmayan her düşünceyi sapıklık ve cahillik olarak damgalamak hayatın normali oldu.

Bilim, "bilimsel olmayan"ın dışında, her şeyi adım adım açıklamaya girişti. Kullandığı yöntem, yani görünen, tekrarlanabilen, aynı şartların benzer sonuçlanması gibi somut kurallar her türlü düşünsel tartışmanın ve araştırmanın temeli ve vazgeçilmezi oldu. Artık her şey ya bilimsel, ya da bilimdışıydı. Daha önce de dini ve dindışı olması gibi.

Einstein'ın Görecelik Kuramı ve ünlü E=mc2 eşitliği, bilimin, dünya dışına taşındığında karşılaştığı açıklanamaz olayları açıklıyordu. Bilimin gündemine, maddenin dışında kütle ve enerji gibi iki kavramı yerleştirmiş, zamanı dördüncü bir boyut olarak tanımlamıştı. Yeni bir kıta bulduğunun farkında olmayan Kristof Kolomb gibiydi, oysa farkında olmadan maddenin ölümünü formüle etmişti.

Dindarın Allah'ın olmadığına inanması ne kadar güçse, çağdaş insanın da maddenin olmadığına inanması aynı ölçüde zordur. Oysa evrende tanrının ya da maddenin var olması için hiç bir neden mevcut değildir. Olamaz.

Nietzsche, "Tanrı öldü" sözüyle bilineni ilan etmiştir. Bizlerin de artık maddenin öldüğünü ilan etmemizin zamanı çoktan geldi. 

***

Biliyorum, aslında bu sözlerimin geri planını açıklamam gerekirdi. Ancak başka ortamlarda yeterince açıklamaya çalıştım. Vakit bulunca burada da yazarım.

Cuma, Aralık 21, 2012

Kıyamet Öncesi Tımarhaneden En Son Haberler


Ülkenin Başbakanı, ülkesindeki üniversiteye ancak 3.500 polisle ve savaşarak girebildi. Üniversiteye girmek, camiye girmeye benzemiyor tabii.. CHP Milletvekili dalgasını geçti, "ODTÜ'ye 500 puanla girilir, Başbakan 5000 polisle girdi," diye. Ertesi gün cadı avı başlatıldı, öğrenciler göz altına alındı.


Julian Assange, yaptığı "balkon konuşması"nda, 2013 yılında 1 milyon dosya yayınlayacaklarını söyledi. Tüm dünyada bu belgeler yayınlanırken, bizde Cemaat-Leaks devreye girip Wikileaks yayın hakkını alarak Türkiye ile ilgili sızıntı haberlerin üzerini örtmüştü. Bu kez bakalım ne olacak tımarhane medyasında.


Tımarhanenin üyeleri tamamen cozuttular. Şimdi de sıra "kuvvetler ayrılığı"nı itibarsızlaştırmaya geldi. Serdar Turgut, başbakanın işaret fişeğinin ertesinde, kuvvetler ayrılığının Ergenekon işi olduğunu yazdı. Bu arada Parlementer mi yoksa başkanlık sistemi mi derken, "Talimat Yönetimi"ne geçtik. Artık her şey "Başbakanın talimatı" ile yapılıyor.


Ciltler dolusu sahte ve hukuksuz delillere ses çıkarmayan "adalet", iş kendi adamlarına dayanınca, "hukuka uygun olmadan elde edilmiş belgelerle mahkumiyet olamayacağı" iddiasıyla rüşvet alanları ve verenleri beraat ettirdi. Halka suyu bedava veren belediye başkanını 8 yıla, Cemaati soruşturan savcıyı ciddi ciddi "hipnozla ifade almak" suçundan 7 yıl 6 ay, oğlu doğalgaz sızınıtsında ölen anneyi 2 yıl 6 aya mahkum ederken kazanın birinci dereceden sorumlularını serbest bıraktı.

Çarşamba, Kasım 21, 2012

Akıllı tasarım


Akıllı tasarım, biliyorsunuz, evrenin akıllı bir tanrı tarafından yaratıldığını ileri sürer. "O yaptı, gidin ona sorun," dese iyi, "o şöyle böyle yaptı," diye süreci tarif de eder, bilgiçlik taslar.

"Tasarım," denince benim gibi kişilikler derhal kulak kabartır tabii ki, ne de olsa, bizim alanımız. Hele bir de "akıllı" sıfatı konmuşsa, herkesi sağa sola iter, çevreyi boşaltır duruma el koyarız.

Ben şahsen, gördüğüm evrenin çok da akıllı olmayan, hatta tembel, haylaz bir lise öğrencisinin başarısız bir fizik ödevi olduğunu düşünüyorum. Bir kere herşey habire dönüyor, oraya buraya gidiyor, savruluyor; dün gözünüzün önünde olan, ertesi gün uçmuş kaybolmuş. Kendini zapt edip yerinde duran tek bir varlık da mı olmaz, yok işte. Sonra dünyaya bakıyoruz, koskocaman bir lokanta mübarek, herkes birbirini yiyor. Sağa baksan lokanta, sola baksan tımarhane, herkes itiş kakış içinde. Bu mudur yani, en gelişmiş aklın icat edeceği en büyük numara bu mu, birbirimizi yiyip bitirmek mi? Akıllıymış, pabucumun akıllısı... Zaten bu garipliğe akıllı diyenlerin de içine pek sinmemiş olacak ki, buradan temelli göç etmek peşindeler, öldükten sonraymış seyahat, şu sıralar rezervasyon telaşındalar.

Tasarımcı olun da bir bakın bakalım, tasarım yapmak ne demekmiş; her şeyi en küçük ayrıntısına kadar inceleyip sık dokuruz. Düşünebiliyor musunuz yani, bir web sitesi tasarlayıp yapmışız, "Kurumsal Bilgiler" sayfası, gidip "İletişim" sayfasını yiyor, "Ürünler" sayfası "Çevre" sayfasını öldürüyor, "Vizyon ve Misyon" sayfası, fikirlerinden ötürü Özel Yetkili Mahkemelerde sürüm sürüm süründürülüyor... Yahu iki sayfa bir şey bile yapsak, herkes güzel güzel birbiriyle geçinir, mutlu mesut yaşarlar. Yeter ki müşteri parasını versin.

Bizim evrenin problemi bu zaten, sahibi yok. Kimse para verip yaptırmamış, müşterinin kalite kontrolünden geçmemiş. Bir gün bakıyorsun dinazorlar terör estiriyor, ertesi gün yok olmuşlar, insan denen canavarlar çıkmış sahneye. İklimlendirme sistemi de çok sakat, tam güneş deniz şahane diye mayonuzu giyip sahile gidiyorsunuz, şrak, soğuklar, kar kıyamet, niye, "Buzul Çağına girdik efendim," kim soktu, belli değil. Haydaa, gidip bir kürk falan bulmak lazım, sen ayıya vuruyorsun, ayı sana. Kimin kime gücü yeterse artık. Mavi yolculuk tamamen iptal tabii, bir kaç bin yıl daha beklemeniz gerekiyor.

Akıllı tasarımmış... Sen önce gezegenine, asteroidine sahip çık. Tam bitirmişsiniz site yapısını, artık tasarımı uygulamaya geçeceksiniz. İşe başlarken aldığınız avans bitmiş, biraz daha bir şeyler yapıp ikinci avansı kapmak lazım, hop, her şey yok oluyor, tuzla buz. Gezegeniniz kara deliğe girmiş, elektrik süpürgesine kaptırdığınız klavye tuşu gibi uçup gitmiş, toz torbasına. Daha web sitenizi bitiremeden çöptesiniz, kim ödeyecek elektirik, su faturasını, belli değil tabi. Faiz işleyecek takır takır, kimin umrunda.

"Deli tasarım." Böyle değiştirin adını, yoksa komik yani, madara oluyorsunuz.

Cumartesi, Ekim 20, 2012

Cami mimarisini unutan ülke debelenip duruyor; ya da tasarımı "canlı organizma" olarak algılamanın vazgeçilmez mecburiyeti


Vedat Dalokay'ın Kocatepe için yaptığı cami projesinin başına gelenlerden sonra hiç bir aklı başında mimar, Türkiye'de cami konusuna girmedi bir daha. Ta ki AKP dindar çevreyi zenginleştirip yeni talep yaratana kadar.

Sorun şu ki, evet, para akıtılabiliyor cami meselesine, ama camiye gidip namaz kılacak cemaatin zevk notu çok kırık. Ha, bu ülke, "Ben paramı alır giderim, gerisine karışmam," ile, "Kendi kafamdakini yapayım, isterse boş kalsın," türü mimarla tıka basa dolu mu, dolu. Öyleyse mesele yok.

Para peşinde olanları bir yana bırakıp "ego" peşinde olanlara biraz bakalım isterseniz. Tasarım (mimariyi de dahil ediyoruz) denen disiplinin en büyük sorunu "tasarımcının egosunu nerede arayıp bulduğu" konusudur. Bazılarımız kendimizle öylesine meşgulüzdür ki, sanki "büyük patlama" özel olarak bizim hayallerimizi gerçekleştirmek için meydana gelmiş ve bu dünyayı yaratmıştır. Zihnimiz bu daireye sıkıştığında, görünümü çok güzel ama işe yaramayan tasarımlar yaratırız. Ama ne bunlar iyi tasarımdır, ne de yapanlar iyi tasarımcıdırlar; iyi tasarımcı sadece zihnini değil, gözlerini, gönlünü ve sahip olduğu ne varsa hepsini açar saçar.

Zevk sahibi bir millet, başta Dolmabahçe Sarayı olmak üzere tüm son dönem Osmanlı binalarını yıkıp kenti temizlerdi.

Dindar çevre, Cumhuriyetle birlikte dini kültürün ihmal edildiğini söyler durur. Bu doğru değildir. Osmanlı mimari geleneği Cumhuriyetle değil, daha Osmanlı döneminde unutulmuştur bana göre. Ve hatta ihanet edilmiştir. Osmanlının son bir kaç yüz yıllık mimarisi, görgüsüz, kişiliksiz, insani olan herşeyden uzaklaşmış özenti ve gösteriş budalalığının örnekleridir. Eğer zevk sahibi bir millet olsak, Dolmabahçe Sarayı başta olmak üzere hepsini yıkar gözümüzün önünden yok ederiz. Ama zaten, o gözle baktığımızda, İstanbul'da doğru dürüst bir yapı kalmaz emin olun.

Yeni Cumhuriyet, son dönem Osmanlı mimarisinin hastalıklarından tam olarak kurtulamasa da, modern Alman mimarlığının gölgesinde gösterişten çok formlara ve mekanlara odaklanarak gelişti. Ancak küçük bir azınlığın dışında, tasarım kalitesini değerlendirebilecek eğitimi almış bir halka hiç bir zaman sahip olamadık. Bu yüzden Osmanlının son dönem mübağlalı Ermeni ekolünden, Cumhuriyetin doğa ve estetik düşmanı Karadeniz ekolüne geçiş hiç de sancılı olmadı.

Cami mimirisinde hangi noktadayız?


Vedat Dalokay'ın Kocatepe için tasarlayıp sonra İslamabad'da inşa edilen cami projesi, modern Türk cami mimarisinin ilk ve en yetkin örneğidir. Yazının başındaki fotoğrafa bakarsanız, yenilikçi olmaktan çok, var olan formları yeni bir gözle yorumlayan sağlam, risk almayan, bugün için klasik diyebileceğimiz bir mimari görürsünüz. Caminin dış dünya ile olan ilişkisi dışarıdaki aydınlığın "ışık formu"na dönüştürülüp iç mekana verilmesi çerçevesinde kurulmuştur.

Cami mimarisi meselesini iyi anlayabilmeniz için (iyi anlatabilmek için) size dört cami daha göstereceğim. 


İkinci örnek, "Şakirin Cami". Mimar, Hüsrev Tayla. Ancak fotoğrafa bakınca, neden bu caminin mimarın adıyla değil de dekoratörü Zeynep Fadıllıoğlu'nun adıyla anıldığını kolaylıkla anlayabilirsiniz. Camiden çok, "Miami'de mağaza dekorasyonu" yapılmış diye de düşünebilirsiniz. Ve hatta, "Alışveriş reyonu nerede, kasalar çıkışta mı?" diye de merak edebilirsiniz. Her şeyi alıp karıştırıp caf caflı bir şekilde dekore etmek sanki Miami'ye ait bir iş gibi geliyor bana, hoş bir yığın şehirde var benzerleri. Caminin dışarıyla olan ilişkisine gelince, Vedat Dalokay kadar yapısal olmasa da yine dışarıdan gelen ışığı kullanmış, artı Arap harfleri fetişizmini katmış ekstradan.


Üçüncü örnek, "Mogan Camisi". Dışarıyla ilişkisi yok. Cami olduğunu bilmesem, WC Tuvalet binası diye düşünürdüm kendimce. Bu örneği, çok akıllı bir başlangıç yaptığını düşünerek çok anlamsız bir sonuca ulaşan mimarinin küçük bir örneği olarak burada sizlerle paylaşıyorum. Başta çevre olmak üzere her şeye yabancı bir tasarım.



Dördüncü örneğimiz "Sancak Camisi", bir nevi "Stonehenge'in 21. yüzyıl şubesi". Mimari açıdan en az onun kadar da etkileyici. Ama insanı bu çıplak betona karşı namaz kıldırmak da neyin nesi yahu! Günaha girer adam vallahi! Din ve özellikle Müslümanlık algısı doğru konumlandırılmadan yapılmış bir proje.



Beşinci örnek, benim favori örneklerimden Samsun, Çarşamba'daki Göğçeli Cami. İnsan hayatının ve ölümünün tam içinde, özentilikten, gösterişten uzak, doğaya uyumlu ve sanki "Biraz önce bakkala gittik, şimdi camiye, sonra da kahvede çaya," diyen bir mimari. Anlı şanlı mimarların hiç birinin yakınından bile geçemediği bir tasarım.

Cami tasarlarken neleri göz önüne almalıyız?


Tüm bu örneklerde, mimarların cami bilgilerinin Holywood filmlerinde gördüklerinden daha öte olduğunu sanmıyorum. Aslında benim bilgim de yaklaşık o civarda. Ha, hergün camiye giden biri olsaydık ne olurdu, herhalde ayakkabımızı nereye koyacağımızla falan ilgilenirdik; ben zaten camiye giden dindarların öyle müthiş bir yaratıcı algı içinde olduğunu, olacağını hiç sanmıyorum, formasyonları müsait değil.

Öncelikle tüm mimarların "maket mimarlığını" ya da günümüzde olduğu gibi "AutoCad mimarlığını" hiç olmazsa bir süre için terk etmeleri gerekiyor. Yani mimari eser, yaptığımız maketi, ya da canlandırmayı monitörde seyredip hayran kalınacak bir obje değildir. Ve mesela kesinlikle canlandırmalarda, yaptıkları projeleri mekanda var olan her diğer şeylerin arasındayken bakıp değerlendirmeleri gerekir. Mesela bakıyorum mimarların web sitelerine, sanki dünya üzerinde sadece onların binaları var, gerisi orman, yeşillik, bir tür doğal cennetmiş gibi görünüyor. Satış için işe yarar bir yöntem ama binanın organizmasını görebilmek için değil.

Her tasarım, her mimari eser canlı bir organizmadır. Organizmanın ne olduğunu tam anlayabilmek için lütfen kendinize bir bakın. 100 trilyon hücreden yapılmışız ve üzerimizde içimizde 1000 trilyon canlı varlık yaşıyor; her biri ayrı bir hayat, ayrı bir düzen... Bir mimari eserin ya da herhangi bir tasarımın bundan hiç bir farkı yok.

Geçen yıldı sanıyorum, ülkenin en büyük mutfak mobilya üreticisiyle konuşuyorduk, planlamadan üretime her aşamayı en ince ayrıntısına kadar büyük bir titizlikle planlayıp uyguluyorlardı. "Peki," dedim, "müşterilerinizin mutfaklarını kurdunuz, bir yıl, iki yıl sonra ziyaret edip bizim mutfakları nasıl kullanıyorlar diye hiç baktınız mı?" Her Türk şirketinden beklenildiği gibi, "Hayır, kurulduktan sonra bakmıyoruz," cevabını aldım.

Tasarladığınız projeleri, ürettiğiniz ürünleri canlı organizma olarak düşünmediğiniz sürece; tasarımı, hayatı benim gibi algılayan insanların karşısında her zaman başarısız, beceriksiz ve yeteneksiz olarak addedileceksiniz. Bunu yukarıda fotoğraflarını koyduğum eserlerin mimarları için de söylüyorum, her ne kadar eserleri "obje tasarımı" olarak hayranlık duyulacak kadar güzel yapılmış olsalar da...

Cami tasarımı ne demek?


Geçen yıl İstanbul'un tarihi klise ve camilerini gezerken, dikkatimi bir kaç nokta çekmişti. Ve bu konuyla ilgili yazımı şöyle bitirmiştim: "Yeni cami mimarisinde, Kıble'ye bakan duvar tamamen cam, yani şeffaf olmalı ve tercihan mezarlığa bakmalı."

İlk olarak, klise ve caminin farklarından birisinin camideki pencereler olduğunu gözlemiştim. Yani camideki bir kişi, pencereden dışarıyı görebiliyor. Bu çok önemli, dışarıdaki hayatla ilişkisini kesmemesi açısından bana sorarsanız pencere elzem. Pencere sadece dışarıdaki ışığı değil, görüntüyü de içeri almak için gerekli.

İkincisi, camiye girenler, dindar da olsa ateist de, yaşam ve ölümün tek bir boyut  olduğunu hatırlıyorlar. Camide baş rol tanrının değil, yaşam ve ölümün, başlayan ve sonlanan hayatın. Yaşlısı da genci de o küçük pencerelerden mezarı görünce kıldıkları namaz daha farklı oluyor diye düşünüyorum.

Cami mimarisi öncelikli olarak inançları yaşama kalitesini arttırmayı, hatta zenginleştirmeyi hedeflemelidir.
Anlattıklarımdan nereye gittiğimi anlayabiliyorsunuz değil mi? Amaç dünyanın en güzel "tapınağını" yapmak olmamalı, oraya gelen insanların inançlarını yaşama kalitesine katkıda bulunulmalı, eğer mümkünse zenginleşmesine destek verilebilmeli. Sultanahmet Cami bunu çok güzel yapıyordu mesela.

Bu konuyu, yani insanların inançlarını nasıl yaşadıklarını, daha zengin bir inanç dünyasına nasıl destek olunabileceğini başka bir yazıda kendi açımdan anlatmayı deneyeceğim. Bir ateist olarak, dinlerin insanlığın evriminde denediği ve büyük felaketlere sebep olan bir dönem olarak gelecek bin yıllarda zekanın gelişimiyle yerini çok daha barışçıl sistemlere bırakacağına eminim. Ancak o güne kadar dine inananların da duygusal erincini sağlamak tasarımcıların görev alanında kalmaya devam edecek diye düşünüyorum.

Pazar, Ekim 14, 2012

Çocuklarımızı geleceğe hazırlıyoruz... amin!

Amerikalı ilkokul öğrencisi, Kuran ve Muhammed'in hayatını öğreniyor. Türkiye'deki müfradattan çok etkilenen Amerikalılar, Türklerden geri kalmamak için okullara acil olarak Kuran dersleri koydular. Fotoğrafta, şeytanın nasıl da robotik teknolojiyi gerçekleştirip insanları dinden imandan çıkardığını uygulamalı olarak anlamaya çalışan Amerikalı bir öğrenciyi görüyoruz. Neyseki bizim öğrencilerimize bu konular çok iyi öğretildiği için şeytani uygulamalara ihtiyaç kalmıyor.

Genç nüfusuyla gözleri kamaştıran Türkler, kurdukları yüzbinlerce okulda, özellikle genç kızların gelişmekte olan teknolojileri öğrenmelerini hedefliyorlar. Uygulamalı Bilişim ve Uzay dersi, öğrenciler arasında revaçta olanlardan. Kız çocukların en büyük hayali, astronot olup göklere yolculuk yapmak.

27 kilometrelik ileri teknolojiyi Türkler gerçekleştirip Avrupa'ya hediye ettiler. Böylece Avrupalıların da okuyup adam olmasını ve dünyanın yaratılışını CERN'de test edip iman etmelerine fırsat tanımış olduk. Sağolsunlar, onlar da bizim metro ekipmanlarını sağlıyorlar, ama çok tembeller ki daha 27 kilometresini bile yapamadılar.

Perşembe, Eylül 27, 2012

Cumartesi, Eylül 22, 2012

Perşembe, Eylül 13, 2012

Yıl 2256: Türk Aydınlanması

Paul Gauguin, Türk halkının çok sevip değer verdiği ressamların başında gelir. Her evin duvarında muhakkak bir Gauguin reprodüksiyonu görürsünüz. Türkiye'nin bugün ulaştığı uygarlık düzeyinde halkın Gauguin gibi yaratıcı insanlara olan ilgisi çok önemli bir yer tutar.

Amerikalıların Mars'a yaptığı yolculuk, cennet vatan topraklarımızda pek ilgi görmedi. Vatandaşlarımız, yöneticilerinin komşu ülkeye saldırıp hır çıkarma meraklarını dizginlemeye çalışmakla meşguldüler herhalde. Ama çok da haksızlık etmemek gerekir, halkın ilgisizliğine rağmen, Türk bilim adamları yoğun bir çalışmanın içindeydiler; "bisiklet" denen gavur icadını "Nasıl İslamileştirebiliriz?" temalı önemli bir konferans düzenlediler. Hoş, bisikletin icadının üzerinden tam 221 yıl geçmişti, ama olsun, bilim bilimdir sonuçta.

Bisikletten sonra sıra motosiklete mi gelir, yoksa doğrudan otomobil, kamyon, otobüs, minibüs konulu bir konferans mı bilimsel bir gereklilik olur, bilemem. Ama ben, sabırsızlıkla "İslami Dinazor" üretimi meselesine el atılmasını bekliyorum.

Mars konusuna dönersek, 2035'te gönderilecek astronotlarla, bu yeni gezegenimizde küçük bir yaşam birimi kurulacak, bizler değil ama astronotların soyları yeni bir dünyada yeni bir hayata başlayacaklar, eski dünyayı sadece fotoğraflardan, filmlerden tanıyacaklar. 2256 yılında da, yani bu tarihten tam 221 yıl sonra büyük ihtimalle İstanbul'da önemli bir konferans toplanacak ve Türk bilim adamlarımız "İslami Mars"ı masaya yatıracaklar. Yatırsınlar bakalım...

Hiç dikkatinizi çekti mi, bilmiyorum, ama özellikle son 10 yıldır, "aydınlanma" gibi bir kelime hemen hemen hiç kullanılmıyor; "ayıp ve hatta müstehcen" olarak algılanıyor. Tu kaka, yani. Üstelik yönetici zümrenin amblemi "ampul" iken...

"Halk" denen insan kümesini sevdiğimi söyleyemem; benim için halk; saygısız, cahil, asgari zekalı, kurnaz, duyarsız, bencil, zevksiz, tembel, kendi başına korkak, özgüvensiz, toplu halde saldırgan, katil ruhlu bir topluluk demek. Aslında çoğu gerçek aydın için halk, böyle bir şey. Halkın kendisi için bile böyle bir şey.

Bu sevgisizlik karşılıklı tabii ki. Halk da aydınları sevmez, üstelik onlara karşı kendini çok değersiz hissetmelerine rağmen. Siz bakmayın halkın çok da büyük bir özgüven içinde aydınlara atıp tutup aşağılamalarına, aslında onların bağırıp çağırdığı, aydınların neden kendilerine, yani halkın küçük ve bencil çıkarlarına hizmet etmekte bu kadar dirençli olduğudur. Bilmezler ki, aydın olmanın temel koşullarından birisi zeka ve muhakeme gücüyse, diğeri de halkı sevmemektir. Hani bunları söylüyorum, olur a, "halkın kararı, halkın sağduyusu" gibi deli saçması savlarla karşıma gelmeye kalkmayın diye.

1960'dan bu yana Demirel ve Özal haricinde zeki bir yönetici göremedik. Evren ve diğerleri gibi vasat zekalı yöneticiler, ne, yapmak istediklerinde başarılı olabildiler, ne de yapmamak istediklerinde. Bugün de durum farklı değil, üstelik zeka düzeyi giderek düşüyor. Bizde ilkokullarda çocuklara Kuran ve peygamber hayatı öğrenimine başlandığı gün, Estonya'da alfabenin yanısıra bilgisayar programlama dili öğretilmeye başlanıyordu. Bu da demektir ki, 2035'te Estonyalı çocuklar Amerikalılarla birlikte Mars'a giderken, bizler Mars'a gitmenin ne demek olduğunu 221 yıl sonra bile tam kavrayamamış, anlayamamış olacağız. Avrupa'nın Sırbistan'dan sonra en düşük zekasına sahip olan bir millet olarak, gelecek 10-20 yılda bu konuda yeni rekorlara imza atarsak, sakın şaşırmayın.

Cuma, Haziran 29, 2012

Çocuklarınız iğdiş edilmektedirler, tebrikler


Yaz tatili ertesinde, çocuklarınızın zihinleri 4+4+4 ile işgal edilip dümdüz edilecek bildiğiniz gibi... AKP Hükümeti çocuklarınızın beden sağlığını da unutmadı; Ülker, Nestle, Eti, Sana (Unilever), Algida, Yayla, Seyidoğlu, Saray şirketlerinin de dahil olduğu Türkiye Gıda ve İçecek Sanayii Dernekleri Federasyonu (TGDF) işbirliğiyle çocuklarınızın GDO'lu besinlerle iğdiş edilmesi projesi son aşamaya geldi.

Beautiful, di mi?

Greenpeace'in bu konudaki bilgilendirme ve kampanya sitesi, "Markanıza GDO bulaştırmayın...Yemezler"i ziyaret etmenizi öneririm.