Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Pazartesi, Ocak 30, 2012

Kar yağdığında sevinmeyi özledim



Evet, çok özledim. Göğün ya da hayatın karının altında üşüyen sevdiğimiz, sevmediğimiz herkes için endişelenmekten gözümüzü, gönlümüzü alamaz olduk. Her yağan karla pencereden dışarıya bakıp güneşin bir an önce açmasını dilemekten başka yapacak bir şey bulamıyoruz.

Not: Eğer imkanınız varsa, evinizin yanına karton kutudan da olsa sokak kedileri için bir barınak yapın lütfen. O da mümkün değilse, kapınızın önünden kedi mamasını ve bir kap suyu eksik etmeyin.

Pazar, Ocak 08, 2012

Bugün çok tutarlıyız şekerim; Henry Moore ile birlikte hayatlarımızı seyrediyoruz


Henry Moore, heykellerinde büyük bir tutkuyla "unity" denen birlikteliğin peşine düşer. Formlarında ısrarla kullandığı yumuşak, akıcı, kucaklayıcı, kanatlanıp uçuşacak gibi görünse de yere kökten bağlı çizgileri, bu "birlik birlikteliği"ne ulaşmak içindir.

Bazen iş gelip "tutarlı" olmaya dayanır. Ben çok da sevmem bu kelimeyi, zorlama gelir, insan doğasına aykırı görürüm. Her şeyden önce beynimizin işleyişine terstir.

Tutarlı olmak; doğru olduğu iddia edilen bilgi ve davranış kalıplarının ipe dizilir gibi arka arkaya birbirini destekler şekilde dizilmesidir. Baharatçılarda gördüğünüz, patlıcan, bamya gibi yiyecekleri kurusun diye dizip asarlar ya, öyle işte.

"Davranışlarınız hiç de tutarlı değil!" Haydaa... "Düşünceleriniz tutarlılıktan tamamen yoksun!" N'apıcaz şimdi?

Arabayla şehirlerarası yolda gittiğinizde zaman zaman sağda solda ördek köpek gibi hayvan heykelleri görürsünüz satılık. Zevkli vatandaşlarımız bunlara para karşılığı sahip olurlar, hatta daha da ileri gidip bahçelerinin en mutena köşelerine yerleştirirler. Var benim de öyle bir kaç arkadaşım.

Arkadaşınızın bahçesindeki ördek ile mesela Rodin'in bir heykelini yan yana koymayı düşünür müsünüz? Diyelim ki, çok paranız var ve bahçenize bir Henry Moore yerleştirmişsiniz. Yanına da pipisinden su akıtan bir küçük çocuk heykeli. Zevk sizin, bahçe sizin.

Tutarlı bir davranış değil, değil mi? Paha biçilmez antika eşyalar ve sadece kitaplarda fotoğraflarını görebildiğiniz ünlü tabloların orijinalleriyle doldurulmuş bir yalının televizyon seyredip aile içi laklak edilen odasında İstikbal mobilya benzeri eşyaları görmemiş olsam mesela, "tutarlı olmak çook önemli" diyebilirdim, kim bilir. Ama demiyorum. Herşeyi aynılaştırmakla kendini rahat hissedenler günün her saniyesi bir tutarlılık meselesini önümüze koyup konuya ilgisizliğimizi cezalandırmak için gözlerini dikip dikip bakıyorlar sabahtan akşama zaten.

Tutarlılık bize ters. Ama, bir tasarımcı olarak, web sitesi olsun, kitap olsun, film olsun, müşterilerimiz için gerçek olmayan "tutarlı bir alan" yaratarak iş yapıp para kazanıyoruz. "Bu kırmızı oraya uymamış, şu kare öncekiyle bağdaşmıyor," türünde konuşmalar ile hayatımızı geçiriyoruz. Öte yanda, tutkularımız, arzularımız, duygularımız her türlü tutarlılıktan uzakta kendi yollarını bulup hayatımızı şekillendiriyor, yönlendiriyorlar. Bize sadece, çoğu zaman fark bile etmediğimiz, içimizdeki tutarsızlıkların zihnimizde yarattığı karmaşık suçluluk duyguları, tatminsizlikler kalıyor belki de.

Salı, Aralık 27, 2011

İyi ki Fransızlar var...



Fransızlara laf söyletmem. Nokta.

Çarşamba, Aralık 21, 2011

Avustralya, Türkiye'deki hayvan katliamını izlemeye aldı



Avustralya'da yaşayan bir arkadaşım, Avustralya kökenli hayvanların Türkiye'deki katliamına ve karşılaştıkları kötü muameleye büyük bir tepki olduğunu anlattı. Tüm basını tarayamadım ancak anladığım kadarıyla Endonezya ve Türkiye hayvanlara kötü muamele konusunda başı çekiyorlar. www.banliveexport.com adresinden daha ayrıntılı bilgi alabilirsiniz, yukarıdaki filmi de bu adresten aldım.

Türkiye'de Et Hayvanı Katliamı - Yukarıdaki kısaltılmış filmin tam versiyonu

Cumartesi, Aralık 10, 2011

Sonbaharın bensiz dökülen yaprakları...


Sonbaharın bittiğini bilgisayarımdaki takvimden öğrendim. Son bir ayı gözünde canlandır deseniz; bitmek bilmeyen otobanlar ve bilgisayar ekranı dışında pek bir şey görebildiğimi söyleyemem. Bu ikisi arasında beni akıp giden mevsime bağlayan nedir diye sorsanız; bahçedeki yapraklar derim, uçuşan ya da yağmurdan yere yapışmış o güzelim soluk renkli yapraklar.

Sonbahar geçmiş gitmiş ve eminim, mor salkımın dallarında kar tanelerini görmek için çok da beklemem gerekmeyecek.

Pazartesi, Aralık 05, 2011

Modern mimari ve tasarımda formun ötesine geçebilir miyiz lütfen, ya da gerisinde kalabilir miyiz?



Öğreniyoruz. Önce ahşabı kesip kendimize ev yaptık. Bu benim en sevdiğim dönem. Sonra, süslemeye başladık. Eski saraylara bakın; içi dışı her yeri, şu resmi, bu deseni ile süslenmekten yorulmuş, ve hatta "Öööö!" aşamasına gelmiş, geçmiş tasarımlar. Sonra yeniden formu keşfettik. Kutu evler, kutu mobilyalar yaptık. Ve bugün, organik formun ABC'sini keşfetmeye çalışıyoruz. Ama daha yolumuz çok çok uzun.

Sadece formları ilkel bulmakla kalmıyorum, kendi beğenimi de ilkel buluyorum. Ne teknolojimiz ne de gözümüz (hatta beynimiz) formları yeterince algılamaya elverişli değil galiba. Önümüze çıkan her şeyi anlayabilmek için basit formlara dönüştürüyoruz. Gerçek şu ki, sadece hayatın kendisi değil, bu hayatın süre gittiği yeryüzünü de çok kompleks bulup bütüncül şekilde kavrayamıyoruz. Zaten bilgi üretim yöntemlerimiz öylesine evlere şenlik ki, yani yetersiz ki, kavrayamadığımızı ifade edebilmemiz bile büyük bir aşama kanımca.

Modern mimari ve tasarımla yapılmış bir çevrede ve hatta dünyada yaşamayı sevmiyorum. (Bu huyu son yıllarda edindim.) Ahşabın ham ya da fazla işlenmemiş halini, taşın çok yontulmamış ve çiçeklerden uzaklaşmamış evresini, ve tabii ki hayatın samimiyete dönüşmüş teslimiyetini seviyorum.

Cumartesi, Aralık 03, 2011

Kişilik ayrımcılığı ya da "değerli kişiliklerin katliamı"


Oğuz Atay'ın "Tutunamayanlar" adlı kitabı (galiba 9 diğer kitapla birlikte) başarı ödülü aldığı TRT roman yarışması sonrası, jüri üyesi solcu yazar tarafından, Cumhuriyet gazetesinde "bir dil çalışması" şeklinde küçümsenerek, önemsizleştirilerek tanıtılmıştı. Dil ile yoğun ilgili olduğum bu dönemde kitabın çıkmasını sabırsızlıkla beklemiştim. Sinan Yayınlarından çıkan ilk cildi okuduğumda bir edebiyat şaheseriyle karşı karşı olduğumu anlamak hiç de zor değildi. İkinci cildin baskısı için ne kadar bekledim hatırlamıyorum, ancak hiç bir kitabın peşine o kadar sabırsızlıkla düşmemiştim. Oğuz Atay ve Sait Faik, benim güzümle, Türk edebiyatının en önemli iki yazarıdır. Diğer yazarlarla aralarında büyük bir mesafenin olduğunu düşünüyorum. Oğuz Atay, kitaplarında, azınlık kişiliklerin ve kültürel değerlerinin egemen kişiliklerin dünyasında barınmalarının zorluklarını anlatmaktaydı. Atay, yaşamında, çok küçük bir azınlık dışında kimsenin ilgisini çekmemişti.

Türkiye'nin kabız bilgi dünyasına kalsam, her konuda aç bi ilaç gezip duruyor olurdum. Woody Allen'in "Neyse ki Fransızlar var," demesi gibi, neyse ki yurtdışına gidebiliyoruz, internetten epeyce bilgiye ulaşabiliyoruz. Kendi adıma, eğer 20 yıl önce MBTI kişilik ölçüm metodunu öğrenmemiş olsaydım, dünyada nerede durduğumu tam olarak fark edemeyecektim.

MBTI (Myers-Briggs Type Indicator), Carl Jung'un geliştirdiği kişilik kuramı üzerine yapılandırılmış ölçümlerden en yaygınıdır; kişilikleri, 4 kıstas üzerinden 16 grupta sınıflandırır.

Kişiliklerin toplam nüfus içindeki oranları

Kişilik Tipi Toplam % Erkek %Kadın %
ESTJ  13 16 10
ESFJ  12 7 17
ESFP  11 8 14
ESTP  10 12.5 7.5
ISTJ  8.5 10.5 6.5
ISFJ  7 4 10
ENFP  7 6 8
ISTP  6 8.5 3.5
ISFP  6 5 7
ENTP  4.5 6 3
ENTJ  4 5.5 2.5
ENFJ  4 2.5 5.5
INTP  2.5 4 1
INFP  2 1.5 2.5
INTJ  1.5 2.5 0.5
INFJ  1 0.5 1.5

Yukarıdaki oranlar ABD'ye ait. Avrupa'da ve özellikle Türkiye'de bu oranlar daha farklı eminim. Ancak sonuç değişmiyor; bazı kişiliklerin nüfus içindeki payı yüzde 10'ların üzerindeyken, bazıları yüzde 2-3'ü geçemiyor.

Eskiden, bu tabloyu doğanın doğal düzeni olarak kabul eder ve pek sorgulamazdım. "Şansıma, her konuda azınlıkta olmak varmış," diye düşünürdüm. Ama sayılar hep karşımızda, orada durduğu sürece o sayıların ne anlama geldiğini anlayabilme imkanı da her zaman mevcuttur tabii ki.

Bu tablodan çıkan sonuçlar şunlar;

(1) Evet, kadınlar erkeklere oranla daha büyük ölçüde duygularını öne çıkarıyorlar, zira düşünen kadınlara hayat hakkı tanınmıyor. Örneğin; benim grubumda, erkeklerin nüfusa oranı % 4 iken, kadınlarınki % 1'i geçmiyor. Zira, benim grubumdaki kadınlarla kimse evlenmek istemiyor. Bu gruptaki kadınların birinci şikayet konuları bu. Duygusallıktan bağımsız olarak, genelde erkek kadın fark etmiyor, rasyonel düşünce pek sevilmiyor bu tabloda.

(2) Hayal dünyaları zayıf insanlar çoğunlukta. Kavramsal düşünebilen, dolayısıyla hayal dünyaları geniş kişilikler % 20'nin altında. Dünyamızın neden bu kadar acımasız bir düzene sahip olduğunu anlamak sadece bu istatistikle bile mümkün.

(3) Kendi düşünce ve inancını sorgulayamayanların egemenliği altında yaşıyoruz. Empati ve kendini sorgulama gibi kavramlar pek makbul değerler değil, hatta zayıf ve hastalıklı kişilik özelliği olarak algılanıyor.

(4) Dışadönükler çoğunlukta, ancak Avrupa'da bu oran yarı yarıya iken, eminim Türkiye'de içedönükler çoğunluktadır.

Kişilikler arasındaki bu oransızlığın, binlerce yıllık katliamın, kıyımın ve baskılamanın sonucunda ortaya çıktığını düşünüyorum. Yaşanır bir dünya hayal edenler her türlü araç kullanılarak azınlığa düşürülmüş, boyunduruk altında tutulmaya çalışılmıştır, insanlık tarihini okuduğumuzda bunu kolaylıkla görebiliriz.

Uygarlığı tuğla tuğla ören kimler varsa listenin altındaki kişiliklerdendir. Yaşadığımız dünyayı cehenneme çevirenler ise listenin üstündekiler. Dünyamızın insan kalitesi pek de matah değil yani...

Pazartesi, Kasım 28, 2011

Film: A Dangerous Method (Tehlikeli İlişki)



Carl Jung ve Freud ilk kez buluşmuşlar, dur duraksız 15 saat konuşup tartışıyorlar, belli ki çok keyif alıyorlar ama ne oyuncularda ne de yönetmende bir heyecan, bir kıpırtı; put filmi gibi. Bu ne böyle yahu! Ken Russell'a, mesela, vereceksin bu filmi, o zaman gör Jung ve Freud nasıl çekiliyormuş... (Dün kaybettiğimiz Ken Russell'ı sevgi, saygı ve hayranlıkla anıyorum burada.)

Eğer hakikaten Carl Jung ve Freud bu filmdeki gibi idilerse, değil psikanalizi, kamp çadırı bile kurmuş olamazlardı. Kişilik değişikliğine uğratmışlar adamları resmen.

"Degüstatör" rolüne bürünmekten bana da fenalık geldi artık ama ne yapalım ki filmin daha onuncu saniyesinde ne anlatımın ne de görüntülerin ortalama kalitenin üzerine çıkamayacağını fark etmiştim. Beni en çok rahatsız eden de, bu filmci arkadaşların "genel plan" ne işe yarar, pek kavrayamamış olmalarıydı. Gerekli yerlerde genele çıkamadıkları için zaman zaman içimi fenalıklar basmadı değil. Hani bir odada çok zaman geçirirsiniz, kendinizi dışarıya atarsınız, ya da pencereden şöyle bir uzaklara bakarsınız rahatlamak için, filmlerde de bunu yapabilmeniz gerekir; genel çekimlerin kullanım fonksiyonlarından birisi de budur. Nerdeee!

Neyse. Jung ve Freud'un hatırına ve Jung'un hastası/sevgilisi rolündeki Keira Knightley sayesinde seyredip keyif aldım diyerek bitireyim konuyu. (Zaten filmin adını duyunca ciddi bir şekilde işkillenmiştim durumdan... başka ad yok çünkü, bulunamaz, değil mi!)

Cumartesi, Kasım 26, 2011

Paramı iade et lütfen! Zihnim sende kalabilir...


Apollo 11'in mürettebat kapısı. Açılması 90 saniye sürdüğü için astronotlar ölmüştü. Yeni tasarımlarda kapı 5 saniyede açılabiliyor. Aman uzay geminizi alırken dikkat edin, kapının eski model olmadığından emin olun.

"Deliye her gün bayram" çerçevesinde, "Dünya Kullanılabilirlik Günü"nün İstanbul ayağı bugün kutlanıyor, biliyorsunuz. Tasarımlarıyla bize hayatı zindan eden tüm tasarımcılardan hesap sormak için daha iyi bir zaman bulamayız bence. Hatta daha da ileri gidelim, o berbat tasarımların tümünü toparlayıp tasarımcıların kafasına fırlatalım, günün manasına uygun olur. Şahsen kendi adıma, beni tasarlayan her kimse, paramı iade etmesini talep ediyorum kendisinden, ürün onda kalabilir, no problem.

Endüstri tasarımcısı yeğenim, Türkiye'nin ünlü bir markası için yeni bir ürün tasarladı. Piyasaya çıktığını öğrenince önce ben isyan ettim: "Tek düğmeyle bile kullanmayı tam beceremezken düğme sayısı ikiye çıkmış!" diye. İkinci düğmeyi o istememiş aslında, üretici şirket yetkilileri öyle uygun görmüşler, simetri kaybolmasın diye.

Bir cihazı, aleti ya da özelliği, kullandığımızı bile fark etmediğimizde, "kullanılabilirlik" başarıyla uygulanmış demektir. Benim kabusum olan telefon kilidi açma meselesi Android 4.0'da çözülmüş mesela; seni görüyor, tanıyor ve telefonun kilidini açıyor. Voila!

Şimdi, diyelim ki günlük dertlerden, konulardan sıkıldınız, atladınız uzay geminize, şöyle bir uzandınız Mars'a, Üranüs'e. Manzara güzel, ışık denizinde kayıp gidiyorsunuz, sorun yok, ama birden klostrofobi bastırdı, kapıyı açıp dışarıya attınız kendinizi. Bu durumda, elimizdeki veriler şunu gösteriyor: Bir kere radyasyondan falan vücudunuzda ufak tefek yanmalar olacak, o kaçınılmaz. Ama böyle bir durumda sakın nefesinizi tutmayın, yoksa ciğerlerinize kalıcı zarar verirsiniz. Evinizdeymiş gibi normal nefes alın. Sonra zaten beyne oksijen gitmediği için 15 saniye içinde bilincinizi yitireceksiniz. 2-3 dakika sonra da ölmüş olacaksınız. Sahip olduğunuz 14 saniyeyi iyi kullanın derim. Kullanılabilirlik deyince aklıma geldi bunlar, sizin de aklınıza bir şeyler geliyorsa, düşünün iyice, değerli saniyelerinizi heba etmeyin lütfen. Para iadesi de çok sorunlu zaten.

Birazcık asimetrik mi oldu yazı? Olsun.

Perşembe, Kasım 24, 2011

Bütün paramı al, zihnimi bana bırak lütfen!



Coco Rocha'nın dudak yapısı beni inanılmaz ölçüde cezbediyor, yukarıdaki fotoğrafı sırf bu amaçla koydum. İtalyan Vogue'u için çekilen bu fotoğrafın kendisi de çok güzel tabii ki.

Çevremizden her gün, her saniye binlerce, on binlerce ok düşer üzerimize, "Bununla ilgilen, hayır şununla ilgilen," diye. Eğer Van Depremi ile ilgilenirsen çok vicdanlı bir insan olacağın mesajı verilir. Silivri yargılamaları ile ilgilenirsen ülkenin geleceğini düşünen sorumlu vatandaş olduğunu düşünmen istenir. En yeni elektronik cihaz ya da ayakkabı ile ilgilenirsen daha hayata dönük olduğun konusunda kendinden eminsindir. Ya da bir yanda Dersim faciası konuşulurken, senin Coco Rocha'nın dudaklarına odaklanman, entellektüel bir ayıplanmayla karşılanabilir.

Bizlerin ise ruhumuzu, zihnimizi kime, neye vereceğimiz konusunda en az bizi mesaj bombardımanına tutanlar kadar kafamız karışıktır. Bir an birine, diğer saniye öbürüne meylederiz. Ben bugün zihnimi Coco Rocha'nın dudaklarına odaklanmış olarak meşgul etmeye karar verdim. Siz de kendinize bir şeyler bulup seçin artık.

Perşembe, Kasım 17, 2011

Nostalji



Yukarıdaki fotoğrafı aylar önce çekmiştim, bir müze ziyaretinde tesadüfen karşıma çıkıvermişti. İsim ve adresleri ben maskeledim. En son ne zaman benzer bir kart benim adıma yazılmıştı, doğrusu hiç hatırlamıyorum. Ama hepimiz için az ya da çok bir nostalji değeri vardır diye burada yayınlıyorum.

Akıllı solucan, oltanın ucunda denize dalınca, "Şimdi bütün balıklar beni görünce kim bilir ne kadar hayran kalacaklar," diye düşünmüş

Salı, Kasım 15, 2011

Femen'ciğim, geç kaldın, Libya Baharı sayesinde artık kadınlar kanunen ganimet malı kabul edilip tecavüz edilebiliyor



Sen milyonlarca hayvanı sokaklarda katlederken, "Yapma, etme, vahşiliğe kapı açma," diyenlere, "Beyaz Türkler bizi dinimizden soğutuyorlar," de. Sonra Libyalı gelsin, Kaddafi'nin kıçına "Allah-ü ekber!" diye demir çubuğu sokuversin. O da yetmesin, gözüne kestirdiği kadınları "ganimet malı" sayıp oracakta tecavüz etsin... Happy Kurban Bayramı cümlenize.

Çarşamba, Ekim 26, 2011

Müzik: 123 ve İzmir Senfoni Orkestrası - Niles



Yine Dilara, yine güzel bir ses, yine müzik.

Çarşamba, Ekim 12, 2011

Film: Woody Allen Paris'te duygularını serbest bırakıyor



Woody Allen, "Midnight in Paris / Paris'te Gece Yarısı" filmi ile belki de ilk kez duygusallığını açık etmiş. Kendini duygularına teslim etmiş mi, tam etmemiş, ama olsun.

Filmin daha başında, yazar Fitzgerald'ı görür görmez, Woody Allen'in bizi fantastik bir serüvene çekeceğini fark ettim. İçimde tuhaf kıpırtılar, heyecanlar oluşmaya başladı. Ve on beş, yirmi dakika içinde hayatımda ilk kez bir Woody Allen filminde gözyaşlarımın akacağını hissettim.

Filmin tamamını yüreğim ağzımda izledim; hikayeyi o kadar sevmiştim ki, yanlış bir şeyler olmasın, hikaye banaliteye ya da hayal kırıklığına dönmesin diye içimden dua ediyordum. Neyse ki, Woody Allen, o büyük ustalığıyla hikayeyi çok fazla dallandırıp budaklandırmadan "makul" bir sona bağlayıp bitirdi.

Woody Allen'in duygusallığını dışarıya vurmak için bu kadar yıl beklemiş olmasını neye yoracağımı bilmiyorum. Ancak, artık cin şişeden çıktı, bundan sonraki filmlerine o duygusallığın tadını yaşamak üzere gideceğimden emin olabilirsiniz.

Perşembe, Eylül 15, 2011

Canımın içi Havuç'umuzu kaybettik



Havuç'un ölümüne neden olan tedavisinden sonra evine dönüş günü... Bu fotoğrafta görünmeyen, geçmiş olsuna gelen çevredeki diğer kediler.

Dün bir ara tüm kediler ortalıktan yok oldular, derken bizim sarı Pufu geldi, beklenmedik bir şekilde bizi teselli etti. O zaman Havuç'un öldüğünü anladık, gece zaten vedalaşmıştı... Bugün de ölüsünün bulunduğunu öğrendik.

Hiç bu kadar iyi kalpli bir kedi görmemiştim, hiç bir kediye de bu kadar üzülmemiştim.

Motosiklet ile Ege turundan notlar



Motosikletle ilk kez uzun bir yolculuğa çıktım. Yanıma çok az şey aldım, ve geriye çok az fotoğraf getirebildim. Knidos dönüşü çektiğim yukarıdaki fotoğraf olmasaydı, marul yiyen yavru kaplumbağa resmi dışında pek bir şey göremeyecektiniz.

  • Yolculuğumun başını ve sonunu büyük Türk milletinin trafikte olmadığı günlere denk getirmeye çalıştım. Bayram trafiğinde yeterli miktarda vatandaşımızın telef olduğuna kanaat getirmeden dışarıya burnumu bile çıkartmadım.

  • Yollar motosiklet dostu değil. Karayolları motosiklet diye bir binek aracının var olduğundan pek de haberdar görünmüyor.

  • İzmir'den başlayarak “Off, Puff!” diye yol aldığım Aydın Otoyolu'nu güzergahımın en sıkıcı yolu olarak seçtim; ne kadar renksiz, ruhsuz, kimsesiz bir yoldu...

  • Yolculuğun en tehlikeli bölümleri uzun yol trafiği ile yerel trafiğinin birbirine karıştığı noktalarda ortaya çıktı. Kimin ne yaptığı belli değil, aman Allahım, ne kargaşaydı o öyle!

  • Yenikapı'da feribottan inip İstanbul trafiğine girince ödüm patladı; korkunç bir trafik. Yeniköy-Çengelköy arası hiç kuşkusuz güzergahımın tek kabusuydu.

  • Her motosikletçi uzun yolda en az bir kere ağır vasıta tacizine uğramıştır sanıyorum. Dönüş yolunda ben de listeye dahil edilmiş oldum.

  • Bodrum'a giriş çok etkileyici; daha 15-20 kilometreden çok lüks bir yerleşim yerine yaklaşmakta olduğunuzu fark ettiriyorlar. Bu yol, Bodrum'un marka değerini kesinlikle ikiye katlıyor. Bu kaliteyi başka hiç bir yerde göremedim.

  • Datça yarımadasının denizi bir numara, rakibi yok.

  • Ormanları denizden daha çok sevdiğimi fark ettim… en azından şimdilik.

  • Teknede arya söylemek çok keyifliydi, motorda şarkı söylemekten pek hoşlanmıyorum.

  • Yolların rakipsiz yiyeceği "gözleme-ayran". Dağ taş gözlemecilerle dolu.

  • Kuşadası kumsallarında yürürken, akşamüstü denize olta atanlarla, "Yahu, şu balıkları bari burada rahat bırakın!" diye didişmemek için kendimi kontrol ettiğim için pişmanım.

  • Tatil süresince tüm Ege tapon yiyeceklerle doldurulmuştu; hiç bir sebze lezzet kavramının yanından uzağından geçemiyordu, Datça'da yan bahçeden deus ex machina ile gelen o çiçek kokulu güzelim nefis biberler hariç.

  • Ne kadar çok orman yakıyoruz!..

  • Daha güçlü bir motora geçmeye sanıyorum hazırım artık.

Konuyla ilgisiz belki ama Fiona'sız hayat olur mu? Olmaaazzz!




Fiona Apple'dan Sally's Song.

Pazartesi, Ağustos 15, 2011

Onun o olduğunu nasıl anlayacağız, imdat!



Londra’da zenci bir sınıf arkadaşım vardı. Onu, diğer herkesin arasından fark etmek çok kolaydı. New York’a gittiğimde, durum değişti; o kadar çok zenci vardı ki, birini diğerinden ayırmanın imkansızlığı karşısında şaşkınlığa düşmüştüm.

Köpekleri, kirpileri, hatta evimdeki kedimi dahi diğerlerinden ayırmakta zorluk çekiyorum. Görünümlerindeki benzerlikleri aşabilmek için elimdeki tek ayırdedicilik, bana karşı davranışları. Yani, “sevgilinizmiş” gibi davranan her kadınla akşam birlikte yatıp uyuduğunuzu düşünün...

Yıllar önceydi. Sevgilimle geçirdiğim tatil benim açımdan “inanılmaz güzel”di, o ise “dayanılmaz bir kabus”un içinden geçtiğini düşünüyordu. 24 saat birlikte olduğumuz, bir hafta boyunca her deneyimi birlikte paylaşmış olmamıza rağmen, birbirimizin duygularına karşı böylesine bir “ayırdedicilik körlüğü” içindeydik, 9 yıllık bir çift olduğumuz halde.

Tatil ertesinde ayrıldık. Ve yıllar sonra bile, o tatili hayatımın çok güzel bir haftası olarak hatırlıyor olmam sizce tuhaf değil mi? Şizofrenik değil mi?

Aslında değil. Birlikte olan iki kişi farklı ufuklara bakmaya başlayınca, bakış alanımızın dışında kalan "görüntülerdeki ayırdedicilik" kayboluyor. İki kişinin birbirine yaptığı bir çağırı, haykırış, duygu, ne kadar önemli ve belirgin olursa olsun "ayırdedicilik körlüğü"nden payını alıyor, bir çeşit, "kaplama alanı dışında" kalıyor. Herkes kendi algıladığı dünyayı gerçek sanıyor.

Geçenlerde, İrem Çağıl’ın bisiklet gezisinin hikayesini okuduğumda aklıma geldi bu anlattıklarım. İrem Çağıl, İstanbul’dan İspanya’ya bisikletle gitmeye karar verdiğinde, ilk iş olarak güzergahını belirlemiş. Tuna Nehrini izlerse, neredeyse tüm Avrupa’yı, deniz seviyesinden geçebileceğini düşünmüş. Ve düşündüğünü yapmış da. İrem Çağıl, bize şunu söylüyor; “…gördüm ki aslında herkese göre çok fazla yol var. Kamyon otoyoldan gidebilir. Bisikletli patikadan gidebilir, atlı araba tarladan gidebilir... Aslında yollar arttıkça bir yere ulaşma biçimi de değişiyor.

Bunu ben de bildiğim için, Mathilde ve Olivier, bisikletle Fransa’dan başlattıkları Çin gezisinin Gürcistan etabında, geziye bisikletsiz devam edeceklerini yazdıklarında, “Eyvah!” demiştim.

Mathilde ve Olivier, Anadolu Kavağı'nda tanıştığım bir çift idi. Günde 12 dolarlık bütçe ile Kazakistan üzerinden Çin’e gidip Hindistan yolundan geri döneceklerdi. Gürcistan’da bisikletlerini bırakıp gerçekten de Çin’e ve Hindistan’a kadar gittiler. Ancak orada ayrıldılar. Olivier uçakla Fransa’ya dönerken, Mathilde Hindistan’da kaldı. Yolculuk aracını değiştirdiğinizde, yolculuğun da değişmesinin önüne geçmeniz çok zor.

İki kişinin bir yolculuğa çıkması hiç de kolay değil. Benim teorime göre en iyi eşleşme, birbirinin dilini bilmeyen, ortak bir dile sahip olmayan iki kişinin, yine dilini bilmedikleri bir ülkede yolculuk yapmaları. Böylece en temel ve basit güdülerimizle yaşayıp yol alabiliriz diye düşünüyorum. Her iki kişi de çevresel ve kültürel referanslardan tümüyle soyutlanacakları için kendilerini çok daha özgür ve rahat hissedeceklerdir. Böyle bir şey olabilir mi?

Bana oldu. Paris'e ilk gidişimin hemen başında, bir İspanyol kızla birbirimizi görüp öpüşmeye başlamıştık, herkes öyle yapıyordu zira. (Bu kadar abuk bir şekilde oldu.) Dilini bilmediğimiz bir ülkede, birbirimizin de dilini bilmediğimiz bir ortamda en temel iletişim kodlarını kullanarak yaşadık. Üç hafta sonra ayrılmak zamanı geldiğinde bizi ayırabilmek için tren görevlileri ve yolcuların epeyce çaba göstermeleri gerekmişti.

İnsanları, zaman ve çevreyle olan ilişkileriyle tanımlarsak onları anlamaya çok daha fazla yaklaşmış oluruz. Doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü gibi kavramlar bulunduğumuz çevreye göre neredeyse tamamen farklıdır. Çengelköy'deki Sinan ile, Paris'teki, Vladivostok'taki Sinan çok farklıdır. Arabayla Şişli'ye giden Sinan ile, motosikletle Poyrazköy'e ya da tekneyle Kahire'ye giden Sinan arasında dağlar kadar fark vardır, olmalıdır da.

Birlikte çıkılan bir yolculuk, şu ya da bu nedenle yarıda kesilirse, üzülür, kırılırız tabii ki. Ancak, bizi asıl kahredecek olan, "ayıdediciliğimizin" elimizden alınmasıdır, o kadar çok zencinin arasında "herhangi bir zenci" durumuna düşmüş olmamızdır.

Paris macerasından sonra, ertesi yıl İspanyol Rosa'ya, "Tekrar görüşelim," diye bir mektup yazmıştım. Bir hafta bile dolmadan kısacık cevabı gelmişti; "Nerede? Ne zaman?" diye. Tam da o gün, hayatın cilvesi, bir İngiliz kızla tanışmış ve birlikte "anlamlı bir ilişki" başlatmıştık.

Rosa ile bir daha hiç görüşemedik, İngiliz kız ise benden ayrıldıktan sonra bir İngiliz çocukla "anlamlı bir evlilik" yaptı. "Zaman" denen öğütücü makine, her türlü "ayırdediciliği" küçük parçalara ayırıp hayatın akışına salıp yoğurmakta öylesine beceriklidir ki, yıllar sonra rastlaşsak bile artık birbirimizi tanıyamayız. "Onun o olduğunu" anlayabilmek bir daha hiç mümkün olmayacak yani... Ve benim ben olduğumu...

Bol yolculuklar.

Cuma, Ağustos 05, 2011

Marilyn Monroe’yu mutlu etmek…



Marilyn Monroe, yıllar önce bugün 36 yaşında hayatına son vermişti. Dünyadaki tüm hayranları, bir türlü arzuladığı mutluluğu bulamayan bu talihsiz kadının ardından ağıtlar yakmıştı.

İlk evliliğini 17 yaşında yapan Monroe, bu yaşa gelene kadar çok ağır travmalar yaşamak zorunda kalmıştı. Babasının gerçek babası olmamasından, annesinin şizofrenisinden, amca evindeki cinsel tacizlerden yarasız beresiz kurtulması mümkün değildi tabii ki. Sinema dünyası, onu ünlü yapabilmişti, ama mutlu edebilmesi, eşyanın tabiatına aykırıydı.

5 Ağustos, bu güzel kadını kaybettiğimiz gün, evet, ama kim bilir, belki de sizin biricik Marilyn Monroe’nuzun doğum günüdür. Marilyn’inizi anlayın, sevin ve her zaman mutlu olması için elinizden gelen her şeyi yapın.

Ve unutmayın, hepimiz Marilyn Monroe'yuz; yani çok azımız o kadar güzel (yakışıklı) olabiliriz, ama tutsağı olduğunuz travmalarımız, Aşil topuklarımız hepimizin var. Bu günü, kendimizi ve sevdiklerimizi iyi hissettirme günü olarak görelim bence. Aslında her günü öyle görelim.

Perşembe, Ağustos 04, 2011

Nellie McKay "Zombie"