
Biliyorsunuz, magazin dünyamızda “imaj” meselesi son derece önemlidir. Makyaj gibidir bu nalet şey, giyilir, çıkarılır, hatta yenilenir. “İmaj”ın, dışarıya karşı çizilen, boyanan bir görüntü olduğunu, gerçek olmadığını biliriz. Bile bile kabul ederiz.
Magazinden devam edecek olursak, Allah’ın çok az kuluna nasip olan, “karizma” diye bir şey de vardır. Karizmanın gerçek tanımında bu özelliğin temel olarak doğuştan geldiği düşünülür, ama magazin dünyasında bu da her özellik gibi sonradan sahip olunabilir, satın alınabilir. Karizma; belirli bir imaja sahip olmanın yanı sıra, bu imajı sürdürebilmektir. Karizmanın ana öğesi çekiciliktir. Çekicilik; imaj + istediğini yaptırabilmektir. “Karizması çizildi,” dediğimizde o meşhur şarkıcı ya da türkücü, istediğini yaptıramadı, “rezil oldu” demektir.
Bir kilo “imaj” mı ağır, bir kilo “algı” mı?
Tek kullanımlık traş bıçağı gibi atılabilir, yenisi alınabilir özelliğinden dolayı bu imaj ve karizma meselesine magazin dünyasında resmen aşığızdır, ama iş ciddi ciddi iletişim bölgesine girdiğinde kilo olarak daha ağır bir kelimeyi, “algı” kelimesini tercih ederiz. Bu konudaki kitaplar dolusu lafı özetlersek; algı, imajın sanki gerçekmiş gibi görünmesidir. Sanki biz makyaj yapmamışız, akşam olduğunda makyajımızı silmeyecekmişiz, suratımız ezelden beri, dünyanın kuruluşundan bu yana böyleymiş, biz de bu mübarek yüzümüzü insaniyet namına halka açmışız gibi gibi olmasıdır.
Bir başka anlatımla; türkücü kardeş “imaj” yapar, bize de onu “algılamak” düşer. Yani hem makyaj yapacak kereta, hem de gelip bizim gözlüğümüzün rengini tipini, otunu bitini seçecek.
Böylece, “algı yönetimi aşağı, algı yönetimi yukarı,” geçinir gideriz. Ancak filmcilik kökenli olduğumdan, bu “algı” meselesi beni kesmez. Çünkü ben algının, gerçekliğin olduğu gibi değil yanılsandığı gibi görünen yüzü olduğunu bilmenin eğitimini gördüm. Biz bu algıyı kiloyla alır, domates şehriyeyle karıştırıp üzerine karabiber, maydanoz da serpip çorba pişiririz, şarabımıza peynir yaparız. Bu dört harflik kelimecik dişimizin kovuğuna bile yetmez yani. Hiç kesmez.
Deneyimciyiz, sevabıyla günahıyla
Biz deneyimciyiz arkadaş. İnsanları bir dünyadan alıp başka dünyaya sallarız. Ağlatırız, zırıldatırız, güldürür düşündürürüz. Ona yeni bir hayat, yeni bir deneyim yaşatırız. 30 saniyelik tek sinek öldürme kapasiteli reklam filmleri gibi vurkaççı değiliz. Nicole Kidman’a sadece hayran bıraktırmakla yetinmeyiz, onu hayallerinizin yanıbaşına, hayatınızın içine yerleştiririz, hatta istersek en kaşarlı sokak orospusuna bile sırıl sıklam aşık ettiririz adamı.
Bedeninin her kasına tanıdık dansçı adam nasıl ki kahveyi üzerinize dökmeyecekse, deneyim bilgili kişi de algıydı, imajdı denen makyajı gözlüğü bir kenara koyup, türkücüyü de, türkücüyü dinleyenleri de nasıl bir serüvene postalarım, hangi senaryo ile Nicole Kidman’la sarmaş dolaş halay çektiririm diye bakacaktır.
Tabi, Pekin olimpiyatlarının senaryosunu yöneten Zhang Yimou gibi bazen filmle gerçeği ayıramayıp karizmayı çizdirmek de mümkün. Ancak, gerçek dünyada yaşadığınızı unutmadan, hileye hurdaya başvurmadan karşınızdakilere bir deneyim yaşatırsanız, işte o zaman deneyimciliğe dahil olursunuz.
Basın tekmeyi reklamcının kıçına

Fotoğraf: thealmightyprophetgitboy © Yayın hakkı saklıdır.
“Yahu bu deneyimcilik güzel mala benziyor, kaç paraysa verip alalım, bu zibidi kıyafetli reklamcıların kıçına da tekmeyi basalım,” diye heveslenirseniz, aman ha. Kanınıza girmek istemem. Ama, “sen buna değersin,” türünden geçen yüzyılın sloganlarıyla iş yapan reklamcılarınızı ayıklamanın zamanının da çoktan geldiğini düşünüyorum. Kendinizi trambolinde üç beş zıplatıp bu konuları yeniden irdelemeniz gerekebilir.
Deneyim konusuna böylece bir giriş yaptım, ileride konuyu daha da açacağım, webde deneyim nasıl oluyor, onu da konuşacağız, yani webciler ihmal edilmiş sanmasınlar kendilerini. Öptüm.















0 yorum:
Yorum Gönder