
Halamın sakalları vardı, Türkler Einstein'ın soyundan geliyor, ben Marilyn Monroe'yum.
Bir şeyler keşfeden, icat eden Google, Microsoft, IBM ve dünyada fark yaratan daha niceleri Amerika'da en büyük 100 şirket listesinde yerlerini almıştır. Türkiye'de bu şirketlerin karşılıklarını bulamazsınız. Zira ne en zengini, ne en fakiri, hiç biri ne bir şey icat etti, ne bir şey keşfetti, ne bir devrim yarattı. Türkler büyük ihtimalle Homer Simpson'ın soyundan geldi, ben Marilyn Monroe dışında her şey olabilirim. Halamın sakalları yoktu ama olmamasından kime ne.
Çiçek çocukların devrimi

Bir dönem, Amerika'da, "Zenciler giremez" uyarılarının yerini, "Hippiler arka kapıdan girebilir" uyarıları almıştı.
60, 65 ya da 68 kuşağı dendiğinde, Amerika'da Hippiler, Fransa'da komünist ve solcu öğrenciler, Türkiye'de devrimciler ve hareketçiler akla gelir -benim aklıma gelir. Bunların arasında fark yaratan sadece Amerikan Hippileri olmuştur. Konuşmayı ve tartışmayı "afrodizyak" olarak kullanan Fransızlar, serbest sekse politika üzerinden varmışlar. Gariban Türk gençleri de başkalarının hesaplarının piyonu olarak, en fazla "bir bardak su kahramanları" olarak tarihteki yerlerini almışlar, ne sevişebilmişler doğru dürüst, ne yaşayabilmişler, ne haşiş çekebilmişlerdir.
Amerikalı bir sosyolog -adını bulursam kayıtlardan hemen paylaşacağım- kişisel bilgisayarların tetikleyicisinin "Çiçek çocukları hareketi" olduğunu söyler.
Biliyorsunuz, eskiden bilgisayar deyince devasa binaların içinde "Metropolis" filminden çıkmış makine canavarları akla gelirdi. Asli görevleri çoğu zaman askeri bazen de kamusal olmuş, devlet yönetiminin neredeyse bir simgesi olarak görülmüştür. 60'larda bir kısım genç saçlarını uzatıp "ot" çekip "özgür toplum" projelerinin peşinde koşarken, diğer bir "inek" kısmı da evlerinde garajlarında çalışıp bu yeni toplum modeline, yani "yalan söyleyen devlet"in otoritesine karşı alternatif yaratma peşinde koşanlara bilgi altyapısı sağlamıştır.
Adını hatırlayamadığım sosyologa göre, kamu otoritesine karşı gelişen bu isyan hareketi, bilgisayarın kamusallıktan kişiselliğe geçişinde en önemli itici güç olmuş.
En önemli görevi, bilgisayar başında oyun oynamak, chatleşmek ve yasaklanmadığı zamanlarda youtube'dan film seyretmek olan Türk gençliğinin büyük bir kısmı, önlerindeki ekranın "otoriteye isyan" kökenli olduğunu hiç bilmezler, bu yüzden ne internet sansür yasası geçerken ne de sonra seslerini çıkarabilmişler, geleceklerini kendilerinden ve dünya uygarlığından çalan bir sisteme en ufak bir direnç gösterebilmişlerdir. Dahası, çıkabilecek en cılız aykırı sesi bile, "İcat çıkarma lan şimdi!" diyerek bizzat sindirmenin gönüllü piyonları olmuşlardır.
Türkiye'de kalsaydı Arçelik'te çamaşır makinesi yapacaktı

Uzay gemisi Endeavour ekibi, uzay istasyonunu yenileme görevini tamamlayarak geçen Pazar günü California'ya indi. Her uzay gemisinde uzaktan ve dolaylı da olsa benim de bir parçam var artık -detaylar aşağıdaki yazıda.
Amerikalılar, uzayı ne şekilde kullanacakları konusunda herkesten çok düşünmüşlerdir. Evet, kısa dönemde güneş sistemini dünyaya kaynak aktarmak için kullanacaklardır, ancak uzun dönem hedefleri dünyayı tamamen terk etmektir, hayatta kalabilmenin tek yolu budur.
Geçen yüzyılın ortalarından bu yana, Carl Sagan ve daha sonraki bilim adamı/yazar perspektif geliştiricileri şunu görmüş -ya da kabul etmişlerdir- ki, uzay yolculuğunun geri dönüşü yoktur. Yolculuk tek yön gidiştir yani. Tüm stratejiler bunun üzerine yapılandırılmış, hatta uzay uyumlu yeni insan nesli projeleri çoktan başlamıştır bile.
Bilim adamı olmadığım halde, bu uzay serüveni kendimi bildim bileli beni kendine bağlamış ve bu büyük projenin bir parçası olamamak içimdeki gizli üzüntü alanlarımdan biri olmuştur. Ta ki yıllar önce kaybettiğim bir insanın izini yeniden bulana kadar.
Pratt & Whitney Rocketdyne, NASA'nın uzaya gönderdiği tüm gemilerin motorunu yapan şirkettir. 23 hidroelektrik barajın üretimine denk, 37 milyon beygir gücünde enerji salan, hidrojen yakıtlı bu motorları tasarlayan ve üreten PWR California Operasyonunun 1.000'in üzerindeki mühendis ve bilim adamının başındaki "başmühendis" bir Türk'tür: Münir Suat Sındır.
Doktorasını "sıvı dinamiği ve türbülans modellemesi" üzerine California Üniversitesi'nde yapan Sındır, liseyi Robert, ortayı Kadıköy Maarif Koleji'nde okumuştur. Benim yalnızca 3 yıllık sıra arkadaşım değil, aynı zamanda zihnimdeki gözle görünen spektrumun dışında kalan geniş bir alanı paylaşabilmiş olduğum tek insandır.
Benim uzay çalışmalarıyla temasım böylesine ışık yılları kadar uzak, ama böylesine, bir zihin ötesi kadar da yakınmış, yeni öğrendim.
Türkiye Distribütörler ve Temsilciler Franchise Cumhuriyeti

"We like Ike." Lisansör ülke ABD'nin Başkanı Eisenhower, Ankara'da kendisini karşılayanları selamlıyor. (Aralık 1959)
Koç, Sabancı, Doğan... Bu listeyi, yani en büyükler ve zenginler listesini istediğiniz kadar uzatın. Başka ülkelerin en büyük 100 şirket listelerinde de profil olarak benzerlerini bulabilirsiniz. Ama listelerde bizde olmayan başka bir profil daha bulacaksınız; gözlerinde aşk olan insanlar, yalnızca dolar değil.
Biliyorum, bir icadı olan, keşfi olanlar Türkiye'de değil ilk yüz, ilk on bin şirket arasına bile giremezler. Sistem onları engellemek için düzenlenmiştir. Mesela ilk yüzde siyasi iktidarların şöyle ya da böyle omuz vermediği hiç bir şirketin olduğunu sanmıyorum. Aynı siyasi iktidarlar, bir kaşife benzer bir desteği hiç bir zaman vermemiştir. Bir Apple Türkiye'den çıkamamıştır. Çıkmak isteyenlerin önüne uzun bir yasalar ve uygulamalar manzumesiyle tahkim edilmiş kaleler, kuleler, engeller koyulmuştur. Bizim zengin şirketlerimiz icatçı, keşifçi değil, temsilci, distribütör, franchise şirketlerdir. Bu nedenle tüm yasal, mali ve sosyal yapı bu "dışarıdan ithal et, kendi yapanın bacağından çek indir" metodolojisi üzerine kuruludur. Oysa en ufak bir birlikteliğin, bir ailenin, bir kentin, bir ulusun kendisi olabilmesini sağlayan en önemli güç, bir şeyleri münhasıran kendilerinin yapabilmesi, yapmasıdır. Yüz yıllar boyunca yapılan bütün mücadeleler, savaşlar insan gruplarının bu kendini bulma, kendini gerçekleştirme (self-realization) serüveninin çoğu zaman çok da acımasız, gaddar, vahşi yüzlü görünümleridir. Birbirlerinin "kendini gerçekleştirme" serüvenine destek ve ortak olan çiftler hiç bir zaman ayrı düşmez, dostlar kaybolmaz, milletler dağılmaz.
Çocukların ve gençlerin, genel olarak tüm toplumun eğitimindeki temel amaç, cak cak konuşa durduğumuz cep telefonlarımızın birey olarak, toplum olarak ne kadarının bizim dölümüzden, neslimizden, çabamızdan, zihnimizden meydana geldiğini fark ettirebilmektir. Soyumuz sopumuz yalnızca meydana getirdiğimiz çocuklarımız değil, defterimiz, kitabımız, bilgisayarımız, elmamız, kahvemiz, otomobilimiz, şiirimizdir. Bu yazıyı okuyanlarımızdan eğer bir kısmı, "Vay be uzay gemilerini yapan mühendislerin başında bir Türk varmış," diye böbürleneceklerse, aynı keyfi oturdukları evler, yedikleri yemekler, içtikleri sular, sürdükleri arabalar, aşık oldukları sevgilileri ve yaptıkları işler için de hissetmek zorundadırlar. Öğretmenler öğrencilerinin gözünde, öğrenciler öğretmenlerinin kalbinde bu "aşk" denen duyguyu görmek hissetmek zorundadırlar. Yoksa hayatın tüm alanlarında tatminsiz bir pornografi tutkunu olarak kah Hugh Hefner'in Playboy'unu, kah Nokia'nın 8800'ünü tükete tükete esrar bağımlısı gibi debelenip dururuz.
Ana rahmine dönüş serüveni

Hippiler, 70'lerde özellikle Vietnam savaşının bitimiyle yok olma sürecine girdiler, ama yalnızca geride bıraktıkları hatıralarla, müziklerle değil, yetiştirdikleri çocuklarıyla da Amerika'nın genetik yapısında bir şeyleri değiştirdiler.
İnsan zora düştüğünde ilk bakındığı yer ana rahmidir. Güvenli, sıcak, otomatik beslenmeli ana rahmi. Günümüz çocuk psikolojisi, bebeklerin doğumdan itibaren yaklaşık 6 ay boyunca anneleri ve kendilerini tek bir varlık olarak algıladığını söyler. Hayat tecrübesi denen şey de gerçeğin böyle olmadığını dayak yiye yiye öğrenme sürecidir zaten.
Amerikan gençleri "yalan söyleyen devlete" başkaldırdıklarında, ne yapmaları gerektiğini, nereden başlamaları gerektiğini anlamaya çalışacakları bir örnek, bir kaynak aradılar. "Hatalı üretim" olarak kabul ettikleri Amerikan burjuva ahlakından kaçıp gidebilecekleri, başa dönebilecekleri en yakın iki yer vardı; evreni ana rahmi olarak kabul edip kendilerini doğanın bir parçası olarak gören Kızılderililer ve ülkelerini kuran öğelerden cemaatçi dinsel gruplar. Bu iki "öz" bile onları kesmeyince, sırtlarına çantalarını alıp "gönül aleminin en yüce mertebesi"ne doğru, Katmandu'ya doğru yola koyuldular.
Tüm "öze dönüş" maceraları, bir yalandan kurtulup öbür yalana tapmakla son bulur. Ana rahminden çıktıktan sonra geri dönüş yoktur. Sizi geri döndüreceklerini vaat eden tüm ideolojilerin, dinlerin, ayakkabı ve pantolon markalarının, sevgililerin sunabilecekleri dış görünüşüyle ilkel ya da gelişmiş bir simülasyon, göz boyama, iç vaziyetleri açısından da çoğu zaman kahredici bir irin havuzudur. İnsanlığın gerek yaşamda, gerek dünyada, zamanda ve uzayda yolculuğu tek yönlüdür. Sadece gidiştir.
Türkiye gibi "franchise" devlette, "Özümüze dönelim," dendiğinde bile gidilecek yerleri "lisans sahipleri" belirliyordu. Almanya bize Orta Asya'yı işaret etmişti. Rusya, "işçinize köylünüze dönün," derken, ABD, "Amerikan tarzı bir modernite"nin tutmayacağını anlayınca, yöneticilerimize Kabe'yi işaret ediyordu.
Müslüman dünyasında "öz" denilen şeyin ne olduğu konusunu tartışmak imkansızdı, işçi ve köylüye giden gençlik, jandarmaya ihbar ediliyordu; Orta Asya macerası, Enver Paşa'yla birlikte gömülüyordu. Hiç olmazsa kültürel "öze dönüş"ü yaşayalım derken, "öz Türkçe" diye başvurduğumuz kelimelerin o zamanki lisansör ülkenin dilinden, Çinceden geldiğini fark ediyorduk.
Her cephede yalanlarla tıka basa doldurulmuş "öz"ler yaratılıyor, "Ey Türk, ey mümin, ey halk, ey Kürt, ey gençlik özüne dön" diye radyolarda, televizyonlarda, gazetelerde, sokaklarda, okullarda çağrı üzerine çağrılar yapılıyordu. Şaşkın gençliğin el attığı, sarıldığı neredeyse tüm dallar kuru çıkıyor, birbiri ardına kırılıyordu. Gençleri ya mezarlarda ya da hoşgörüsüzlüğün derin çukurunda birbiri ardına kaybediyorduk. 80'lerde lisansör ülke markaları gençleri teslim aldığında, vatan sath-ı meali bu vaziyetteydi.
Barış Gönüllüleri

İnsanlığın binlerce yıllık "bir şeyler için bir şeyler kurban edilmeli" saplantısı, bulunduğumuz coğrafyada işte bu müteveffa hayvancağızın arkadaşlarının başında patlıyor şu günlerde. Fotoğraf: sLENGfJES © Yayın hakkı saklıdır.
Vietnam Savaşı, Amerika için, "Oğlunu ölüme gönderen baba" figürüyle, ölüme gönderilen gençlerin en büyük çatışmasına neden olmuştu. Amerikalılar da şimdi Türkiye'de olduğu gibi önceleri "Savaşa Hayır" diyenleri yıldırmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu, ama yerleşik kurumlarının her yönden darbeler almasını önleyemiyorlardı.
Amerika, aykırıları ve başkaldıranları "sisteme entegre ederek" sindirme konusunda çok başarılıdır; bizim gibi enerjisini boş yere harcayıp dalgaya karşı kürek çekmez. "Madem savaşa gitmek istemiyorsunuz, o zaman ülke için yararlı bir iş yapın," diyerek, savaşmak istemeyen gençleri "Barış Gönüllüleri" adı altında az gelişmiş ülkelere sosyal çalışan ve öğretmen olarak göndermeye başladı.
Bizim okulumuzda zaten maaşlı yabancı öğretmenler vardı. Ama bedava öğretmen havuzundan 10-15 tanesini de bizim almamız kaçınılmazdı. Evet, hem bizi hem öğretmenleri kontrol etmek için aralarında CIA ajanları da yok değildi, ama ezberci ve ruhsuz Türk öğretmenlerinden sonra, hepsi pırıl pırıl, umut ve hayal dolu kızlı erkekli üniversite mezunu Amerikan gençlerinin çevrelerine saçtıkları olumlu enerjinin ve yüreklerindeki aşkın tadı, lezzeti göz ardı edilecek, unutulacak gibi değildi. Teker teker her birine, bizlere yaşattıkları bu olağanüstü deneyim için, şükran ve sevgilerimi iletirim.
Marka lisansıyla yaşayan bugünkü gençliğin büyük bir bölümü için, hatta Türkiye'deki 68 kuşağı için de, "hippilik" büyük ihtimalle seks ve uyuşturucuya gömülmüş, yolunu kaybetmiş yitik gençlerin taşkınlıkları olarak görülüyordur. Hele, Amerika ve dolayısıyla Türkiye, "Friedman'ın yuppie"leri tarafından teslim alındıktan sonra, "Çiçek çocukları" yalnızca Easy Rider (1969), Hair (müzikal 1967, film 1979) gibi filmlerde hatırlayabileceğimiz patolojik kült fraksiyon olarak kabul ediliyordur. Doğusunda satmak, çalıştırmak, kurban etmek için çocuk doğurup yetiştiren bir ülke için, "çocuğunu ölüme gönderen baba" figürü zaten o kadar da rahatsız edici gelmeyecektir. Ancak bu bilgisizliğin fiyatı her geçen gün, her yaştan insan için giderek ağırlaşmaktadır.
Bizde, yeni toplum projeleri için her zaman "başkalarını dönüştürme" patikasını seçmiştir. Hippilik ise, "kendilerini dönüştürerek" işe başlamıştır. Birinciler, topluma ve kendi yaşamlarına kan ve gözyaşı getirirken, ikinciler kendini tanımanın soylu yolculuğunda ilerlemişlerdir.
Devrim Arabaları

Zamanın Devlet Başkanı Cemal Gürsel, "Batılı gibi otomobil yapıp, Türk gibi benzin koymayı unutuyoruz," diyerek Devrim arabalarını gözden çıkarmıştı. Bu sözün doğrusu şöyle olmalıydı: "Batılı gibi otomobil yapıp, Türk gibi battal ediyoruz."
Endüstri devrimi mesafeleri kısaltmış, iletişimi geliştirmişti. Şimdi nasıl, "Yahu tüm dünyaya hitap eden bir portal yapalım," düşüncesi hiç de imkansız görünmüyorsa, o dönemlerde de bir felsefenin, siyasal akımın, düşüncenin "uluslararası" nitelikte olmasını istemek, düşünmek kimseye aykırı gelmiyordu. Her fikrin, akımın birer "uluslararası versiyonu" piyasaya sürülmüştü. Milletlerarası Cemiyeti gibi kurumlar, "dünya vatandaşlığı" gibi kavramlar, piyasaya çıktı. Komünist ihtilali yapanlar, "tüm dünyanın işçileri"ne çağrı yapıyorlardı, savaşlar "dünya" savaşı olabiliyordu.
Bu "uluslararası" meselesi, bugünkü "küreselleşme" ile aynı soydan gelir. Ticaretin uluslararasılaştırılmasıyla ülkelerin "yönetilebilir boyutlara" bölünmesi ikiz kardeş gibidir, ikisi bir arada olduğu zaman bir anlam ifade eder.
Bizler, yani Türkler, bugün nasıl ki "küreselleşme" hamlesinde kazık yiyen ülkeler sınıfındaysak, Osmanlı İmparatorluğu da "uluslararasılaştırma" harekatının kurbanlarından biriydi. Yeni cumhuriyetimizin nimetlerini nasıl ki bonkörce harcayıp sistemi işlemez hale getirdiysek, Osmanlı İmparatorluğu da kendine çok güvenen kumarbaz gibi yüzyılların emeği ve kazanımını kaybedip yok oldu. Mesela, bir zamanlar Avrupa'nın tekstilinin hem üretimi hem ticaretini yapan Osmanlı İmparatorluğu, giderek İngiliz tekstil fabrikalarına yün üreten paryaya dönüşüvermişti.
Cumhuriyet, bizleri bu paryalıktan kurtarıp yeniden "mağrur" olma şansını vermişti, Tolga Örnek'in filmi "Devrim Arabaları" bu şansı nasıl ve neden kaçırdığımızın bilinen hikayelerinden birisini anlatıyor. Filmdeki bütçesizlik ve tecrübesizliğin yansımalarını göz ardı edersek, son zamanlarda gördüğüm büyük samimiyetsizlik örneklerinden Ferzan Özpetek filmine kıyasla doğal, zorlanmamış bir içtenlikle bizi filme dahil ediyor.
Lisansör ülkelerin desteğindeki temsilci, distribütörler ile "Biz de yaparız!" inancıyla yola çıkan on binlerce, yüz binlerce Türk'ün meydan muharebesi bildiğiniz gibi Cumhuriyet'in ilk gününden beri devam etmektedir. "Atatürk'ten sonra, biz-de-yaparız"cılar hemen hemen tüm muharebeleri kaybetmiş olmalarına rağmen, pes etmeden savaşmaya devam ediyorlar, edecekler de.
Ne ders çıkarmalıyız?

Bugünkü gençliğin hayal bile edemeyeceği bir sahne: Türk malı uçak. "Devrim Arabaları" filminde sözü edilen, bizim temsilci ve distribütörlerin lisansör ülke direktifiyle dört koldan batırdıkları hayallerimizden sadece biri. Nuri Demirağ sabote edilmeseydi, Münir Suat Sındır, büyük ihtimalle şimdi Türk uzay gemisinin motorlarını yapıyor olacaktı. Fotoğraf: Nuri Demirağ web sitesi arşivinden.
Eğer, Suat'ın izini sürüp nerede olduğunu, neler yaptığını bulmasaydım ve "Uzay gemilerinin motorunu yapıyor, Türkiye'de kalsaydı Arçelik'te çamaşır makinesi yapacaktı. Şimdi, bundan ne ders çıkarmalıyız?" diye arkadaşlarıma sormasaydım, onlar da sorumu "kem küm" edip cevapsız bırakmasalardı, bu yazıyı yazmayacaktım. Eğer bu yazıyı yazmasaydım, Bilişim Zirvesi '08'de "içerik yönetimi" konusunda yaptığım konuşmanın bir özetini de buraya koymayı erteleyip durmaya devam edecektim, zira orada söylediklerimin zeminini tanımlamaya gereksinim vardı. Biraz önce, son yazdıklarımı silip, "Sinan, yeter artık, sadede gel," diye kendime direktif vermeseydim, bu yazı oradan buradan döne kıvrıla daha bir kaç kilometre devam edecekti.
Bu yazıda, öncelikle, "hippilik" diye çoğu zaman küçümsenen hareketin, temelde "yalan söyleyen devlet"e karşı başkaldırı olduğunu, hatta bu yazıyı okuduğumuz bilgisayar ve internetin varlık nedeni olabileceğini söyledim, bir.
Basit bir ticari faaliyet gibi görünen "temsilcilik"in genlerimize giderek işlemeye başladığını ve üreten, keşfeden ülke idealinden bir daha geri dönmemek üzere uzaklaşıyor olabileceğimiz tehlikesine bir de ben dikkat çekmiş oldum, bu iki. (Eğer yukarıdaki "We like Ike" fotoğrafı sizi dehşete düşürmüyorsa, gen değişikliği gerçekleşmiş demektir.)
Türkiye'deki 68'li tayfasının "omerta yasası"na uyarak gerçekleri bu kadar yıl sonra bile hala gizleyip ne kadar patetik bir hata yapmış olduklarının detaylarını "ibret-i alem için" öğrenmemizi engellediklerini hafifçe sezdirdim. Doğruları söylemedikleri sürece gençliğin neyi yapıp neyi yapmaması konusundaki zekasının Homer Simpson'unkini pek de geçemeyeceğini söylemeye çalıştım, üç. ("Sinan, bütün bunları ne zaman söyledin?" diyorsanız, işte şimdi söylüyorum.)
Aslında, yazımı devam ettirip, "Hümanizm"i, yaşamı bireysel özgürlük ve "sorumluluk" olarak anlamlandıran Varoluşçuluğu anlatacaktım. Ve dünyadaki lisansör ve lisanse ilişkisinin ötesinde fakir zengin, gelişmiş gelişmemiş tüm ülkelerdeki "uygarlığa bir tuğla da ben koyayım, biz koyalım" yarışını aşkını hevesini, trajik hikayelere rağmen obsesif bir inatla sürdüren ve mücadele eden insanların kodlarının deşifresini tartışacaktım. Biliyorum, tüm bunlar "web sayfasını" html ile yapmaya çalışanlara pek bir şey ifade etmeyecektir, ama sadece hayatlarını değil, weblerini de aşkla yapanların kulaklarına eminim çok şey fısıldayacaktır.
"Bundan ne ders çıkarmalıyız?" diye sorduğumda, yalnızca neler olduğunu değil, neler olacağının da, neler yapmak gerektiğinin de cevabını arıyorum tabii ki. Bu soruyu sormaya sizleri de davet ediyorum. Sizleri de cevaplamaya çağırıyorum.
Bu yazının linkleri:
P&W Rocketdyne
Peace Corps Online
Tolga Örnek'in Devrim Arabaları
1936'da Türkiye'de havacılığın temellerini atan Nuri Demirağ web sitesi
Meraklısına not: "Polykriptonit" büyük ihtimalle "Süpermen"in tescilli markasıdır, derginin yeni sayılarına bakmak lazım.
P&W Rocketdyne
Peace Corps Online
Tolga Örnek'in Devrim Arabaları
1936'da Türkiye'de havacılığın temellerini atan Nuri Demirağ web sitesi
Meraklısına not: "Polykriptonit" büyük ihtimalle "Süpermen"in tescilli markasıdır, derginin yeni sayılarına bakmak lazım.















0 yorum:
Yorum Gönder