Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Pazar, Aralık 28, 2008

Türkiye İş Bankası web sitesi kalite krizinde



Türkiye İş Bankası, kalite beklentimizin yüksek olduğu kurumların en üst sırasındadır. Bu nedenle web sitesi, benim için özel bir önem taşır. Ancak yeni web sitesini görür görmez öylesine büyük bir hayal kırıklığı yaşattı ki, 2000'li yılların kriz günlerini hatırladım.

2000-2001'de hatırlayacağınız gibi büyük bir finansal kriz yaşanmıştı. Epeyce banka zor duruma düşerken, az bir kısmı da kasasında sağlam nakitle kalmış, hatta krizden güçlenerek çıkmıştı. Sağ kalan bankalar bir yandan kapananların mallarını neredeyse yok fiyatına toplarken, dışarıdan aldıkları hizmette de kalite ve bütçeyi önemli oranda kısmışlardı. Krizi kötü web siteleriyle geçiren bu bankalar, kriz sonrası cüzdanlarını açmışlar, kaliteli web siteleri yaptırmışlardı. İş Bankasının bu yeni web sitesi bende eski kötü günleri yeniden yaşattı, "Yine mi kaliteyi ölçüsüzce feda ediyoruz?" diye endişelendim açıkçası.

Hava yolu bankası mı?


Söyleyecek ve yapacak pek bir şey olmadığı için kısa kısa, çabukça listeleyeceğim konuları:

Fonda neden mavi gökyüzü var? Seyahate mi çıkıyoruz? Bir bankanın daha güven verici bir mesaj vermesi gerekmez mi?

Anasayfanın altındaki ikonlar iç sayfalarda birden menü oluyor. İnsaf yahu, bu kadar mı en temel kullanılabilirlik kuralı bile göz göre göre ihlal edilir? Hiç mi iki satır yazı okumuyorlar, üç beş web sitesi gezip anlamaya çalışmıyorlar?

Hadi ikon kullandın, bari biraz modern olsalardı. Gidip en eski, modası geçmiş ikonları koymuşlar menüye. Hani bütçe desek, 50 dolara set alırsın düzgününden.

Font galerisi gibi. Her cins yazı karakteri mevcut, bir "sinan" fontu eksik yani. Bunun bir ölçüsü yok mu arkadaşım?

Anasayfada tam 4 adet uçuşan kaçışan flash var. Kurumsal web tasarımı bu dönemleri çoktan kapadı, flashları çok daha akılcı kullanmanın 50 yolu çıktı.

Mesaj fakiri. Ne mesaj var şimdi bu sitede, anasayfada? Kime ne diyor? Kimin hangi duygusunu, hangi fikrini zenginleştiriyor? Kime neyi ulaştırıyor?

"Becerikli kutular" diye oyuncak bölümü eklemişler. Neymiş, etkinlikler, takvim gibi 3-4 minik kutu ekleyecekmişiz. Hayat planımızı bu kutularla yapacakmışız. Çok meraklıydık sanki, geçiniz.

Sitenin iç sayfalarına bakmanızı özellikle tavsiye ederim. Bunları bir yazan okumuştur, yapan zaten okumadan koyar, bir de düzelten. Müşteri bunların suratına bile bakmaz. Ne kadar ruhsuz bir düzenleme yapılmış. Renk seçimi de ruhsuzluğun bir uzantısı.

Sonuç:


Müşteri açısından kesinlikle fayda getirmeyen bir tasarımla karşı karşıyayız. İş Bankasına yakışan hiç bir yeri yok, webdeki yeni anlayışlara köşesinden bile değememiş, yaratıcılık sıfır. "Sıradan"ın altında. Aşkın olmadığı yerde web sitesi hikaye.

Cumartesi, Aralık 27, 2008

Arog ve Avustralya



Büçesi 9 milyon dolar ile 150 milyon dolarlık iki filmi karşılaştırmak haksızlık, biliyorum, ama ben yine de Cem Yılmaz'ın "Arog"u ile, Nicole Kidman'lı "Avustralya"yı karşılaştıracağım, ve bunu hakkaniyetli bir temelde yapmaya çalışacağım.

Arog, bir -16 yaş filmi. Teknik olarak, Cüneyt Arkın'ın "Dünyayı Kurtaran Adam"ından bu yana Türk sinemasında geldiğimiz mesafeyi göstermesi, yani ele güne rezil olmadan bir iki fantastik öğeyi filme dahil edebilme becerisi açısından başarılı.

Hikaye olarak; sıradan. Komiklik olarak, güldüğüm espri sayısı 3-4'ü geçmez. Cem Yılmaz'ın çizdiği "Arif" komik bir tip, ama onun dışında komik olan başka bir şey de yok. Tempo, özellikle birinci bölümde sıkıcı.

Film eğitimli gözden Arog'un eleştirisi


Yönetmenlik becerisi: Cem Yılmaz, sadece kendisini yönetmiş; Ozan Güven'i seyrederken bir başına buyrukluk hissettim, o da kendi kendini yönetmiş, Nil Karaibrahimgil zaten deneyimli oyuncu değil, arada kaynamış, filmdeki diğer karakterler ise yönetilmedikleri için mumya gibi duruyorlar.

Gruplu sahne yönetimi
: Cem Yılmaz'ın, tüm köyü seferber ettiği bir "inşaat seferberliği" bölümü var. Bu tür sahneleri genelde grup yönetiminde deneyimi olan yönetmen yardımcıları yönetir. Yönetmen sadece genele müdahale eder. Belli ki filmde böyle bir kadro düşünülmemiş, kimse görevlendirilmemiş. Amerikan filmlerinde bu tür "seferberlik" sahneleri bolca vardır, onları kare kare izleyip işin sırrını öğrenseler çok daha iyi bir sonuç alırlardı.

Senaryo: Böylesine defalarca anlatılmış bir hikayenin senaryolaştırılmasını Cem Yılmaz anlaşılan kendi başına yapmış. Aynı kişinin hem oyuncu, hem yönetmen hem de senarist olduğu bir filmde başarılı olmak için önemli bir kural vardır: Anlatacak bir şeyi olmak. Woody Allen, söyleyecek bir sözü olduğu için başarılıdır. Cem Yılmaz ise her hangi bir şey söylemeye niyetlenmemiş. Zaten bu dönem komedyenleri hakkındaki en önemli eleştiri de bu noktada toplanıyor.

Neden sonuç ilişkisi: Senarist, filmde işi biten karakteri başından nasıl defedeceğini bilemiyorsa kolay yoldan onu öldürüp kurtulur. Gerçek hayatta da dikkat edin, sorunları çözmek için gerekli eğitim ve zekaya sahip olmayan kesimler sorun yaratanı öldürüp işin içinden çıkarlar. Neden sonuç ilişkisini "zeka" ışığında kuramamış filmler pek başarılı olamaz. Arog da bunlardan biri. Mesela, filmin sonunda Arif'in karısı eğer işi kendi halledecekseydi, futbol maçına ya da tüm o hikayelere ne gerek vardı ki? Filmin en başarısız ve sığ tarafı burada sanıyorum.

Müzik: Film boyunca birisi davul niyetine kafamıza vura vura müzik üretmeye çalışmış. Allah akıl fikir versin.

Nicole Kidman; benim kurtarıcı meleğim




Bir süredir düzgün bir film görme şansımız olmamıştı. Filmsizlik, aç susuz kalmak gibi, ne kadar da kötü bir duyguymuş meğerse. Arog dışında gerçek adının "Turist gözüyle Irak" olması gereken "Yalanlar Üstüne" isimli bir filmi de izlemek zorunda kalmıştım mecburiyetten. "Avustralya", bizi bu susuzluktan kurtardı, kendimize getirdi, hayata yeniden dönmemizi sağladı.

"Avustralya'yı nasıl tanımlarsın?" diye sorarsanız, "Arog'da olmayan her şey bu filmde var," derim. Filmin benim anlamlandırabildiğim kadarıyla konusu şu: Avustralya'yı, bu kıtanın, toprağının ruhuyla bütünleşmiş Aborjinleri dışlayarak, kuş beyninizle yönetemezsiniz.

Bir diğer anlamlandırma katmanı; insanların özgürlük ihtiyacını, onların kim olduklarını keşfetme, yaşama ihtiyacını gidermeden, farklı olmalarına değer vermeden hayatı zenginleştiremezsiniz.

Böyle bir kaç katman var filmde. "Biz özel efekt uzmanıyız," diye böbürlenen Cem Yılmaz'ı söylediklerinden utandıracak sahnelerden de bolca var. Ama en önemlisi, Avustralya, bizi duygularımızın bir ucundan, kalbimizin bir köşesinden yakalayıp bırakmıyor tüm film boyunca. Ruhu olan bir atmosferde mutlu bir 165 dakika geçiriyoruz. Çok teşekkürler Avustralya; lezzetin, tadın hala dudaklarımda.

Sinema filmine sponsor olmak ya da olmamak


Lütfen hatırlayınız, haftalar boyunca, nasıl da koca koca adamlar, "Arog'u ya sev ya terket" kampanyası açıp "Arog'u beğenmedim" diyenlere karşı acımasız bir linç kampanyası yürütmüşlerdi. Vasat bir çocuk filmini görmemeyi, beğenmemeyi neredeyse bir vatan hainliği noktasına getirmişlerdi.

Arog'u cengaverce göklere çıkaranlarda "Telekom bağlantısı" aramak pek yanlış olmaz sanıyorum.
Bir şirketin bir sinema filmine sponsor olması maalesef bu tür tehlikeleri de içinde barındırıyor. O şirkete hizmet verenler ya da reklamlarına ihtiyaç duyanlar kraldan çok kralcı kesilip işin cılkını çıkarabiliyorlar.

Pazar, Aralık 14, 2008

ShopTR Yenileniyor


ShopTR, web sitesini kapatıp kuru bir "yenileniyoruz" demek yerine, hem web sitesini açık tutuyor, hem de kullanıcılarla iletişim kurmak için "yenilenme" blogu açıyor. Açtı yani: http://blog.shoptr.com

8 yıldır internette alışveriş rehberi olarak hizmet veren ShopTR, 2009'da yepyeni bir yüzle karşınıza çıkacak.

2000 yılında "online alışveriş rehberi" olarak yayına başlayan ShopTR, internet dünyasından çok olumlu eleştiriler almış, kullanıcılar tarafından kısa zamanda benimsenmişti. Bir süredir ihmal edilen ShopTR'yi yepyeni bir arayüz ve yeni fonksiyonlarla uluslararası çapta bir portal olarak konumlandırmanın ilk adımları geçen ay başında atılmıştı.

"Yenilenme" blogu, belki de bir ilk


ShopTR'nin yaklaşık 4 ay sürecek yenilenme çalışmalarında kullanıcılarla bire bir iletişimi sağlamak, hem onlara neler olup bittiğini anlatabilmek, hem de yorumlarını, düşüncelerini hatta katılımlarını almak için bir "yenilenme blogu" kurduk. Burada yalnızca "ShopTR'nin yenilenmesi"ne ilişkin konular değil, online alışveriş haberleri, ve yayına giren e-ticaret site bilgilerine de yer vereceğiz. Bu kadar mı? Değil, hoş sürprizlerimize hazır olun.

Bu yazının linkleri:
ShopTR "Yenilenme" Blogu

Cuma, Aralık 12, 2008

Polonezköy: Deneyim yaşamanın polcası

Ördekli Ev, Polonezköy, İstanbul, Fotoğraf: Sinan Torunoglu
Ördekli ev: Bu evin önünden geçip de imrenmemek, kıskanmamak mümkün değil. Kendimizi içeri atmamak, ördekleri sevmemek, evin duvarlarını, ağaçların kabuklarını okşamamak için kendimizi zor tutuyoruz.

"Güzel bir deneyim yaşatmak", bizim pek de becerikli olmadığımız bir alandır. Sorunlu olduğumuz bu alanda, Polonezköylüler kendimi bildim bileli (eğer biliyorsam tabii) olağanüstü derecede başarılıdırlar.

Farklı olmanın avantajını kullanmanın iyi bir örneğidir Polonezköy. Yabancıları evelerinde ağırlamanın hoş karşılanmadığı bir ülkede, Polonezköylüler, evlerinin kapılarını ardına kadar açarak hem geçimlerini sağlamışlar, hem de İstanbul'un hırgüründen uzaklaşıp bir günlük de olsa, kendimize ait bahçeli bir evde gönlümüzce keyifli bir gün geçirmemizi sağlamışlardır. Gösterdikleri konukseverlik ve güzelim yemekleriyle nice İstanbullunun gönüllerini kazanmışlardı.

O güzelim evlerini bizimle paylaşmak, Polonezköy'ün başarısının yalnızca başlangıcıdır. Çevrelerini, doğayı ne yapmışlar da etmişler ve bizim açgözlülüğümüze karşı bugüne kadar koruyabilmişler, bilemiyorum. Ancak, herkesin bir eve gidip akşama kadar orada kalması, yani bir aşağı bir yukarı turlayacak bir piyasa alanının olmaması Polonezköy'ün korunmasına destek vermiş diye düşünüyorum.

Heykel Parkı, Polonezköy, İstanbul, Fotoğraf: Sinan Torunoglu
İstanbul Modern yönetimi, sergi küratörünü acilen Polonezköy'e "inceleme ve tetkik" gezisine göndermeli. Sanki bu ülkede taş kullanılmamış, ahşap kullanılmamış gibi Müzede demirden başka bir malzemeden yapılmış heykel yoktu.

Polonezköy'deki küçücük "Heykel Parkı" bende İstanbul Modern'den daha fazla heyecan uyandırdı. Yıllar önce Kopenhag'da bir kilisenin bahçesinde gördüğüm heykelin yaşattığı duyguyu yeniden yaşadım. Heykeltraş, kilise mimarisinin formlarını modern dünyaya göre yorumlamaya, anlamlandırmaya çalışmıştı. Polonezköy'deki heykeller de geleneklerini, tarihlerini bu güzelim yeni çevrenin dokusuyla, ağacıyla, çalısıyla bütünleştirerek, sanatın taklit etme, benzerini yapma değil, yeniden anlamlandırma çabası olduğunu bizlere hatırlatıyorlar. Mimar Sinan mezunu Polonezköylü heykeltraşların heykellerini yaparken yaşadıklarını tahmin ettiğim keyiflerini şahsen çok kıskandım.

Camilerimizi ibadet yerleri, Atatürk heykellerimizi şükran anıtları olmaktan çıkarıp, "terbiye etme" amacıyla, farklılıklara gözdağı verme niyetiyle kullanmanın örneklerini vatanımızın her köşesinde görebiliyoruz. Polonezköy'deki bilmem kaç metrelik Atatürk heykeline bakar bakmaz bu "çarpık niyeti" anlamak hiç de zor değil. Cami mimarimizin ve Atatürk heykellerimizin çirkin ve ilkel olmasının gerisinde biraz da bu sevgisiz, baskıcı yaklaşım var sanıyorum.

Polonezköy'de, ziyaretçilerin zengin bir deneyim yaşamaları için hemen hemen her şey var. Türkiye'de eşi benzeri bulunmayan bu köy için 400 kişilik nüfusun her birine teker teker saygı ve şükranlarımı sunarım. Keşke bu eşsiz deneyime yaraşır bir web siteleri de olabilse idi.

İletişim meraklılarına not: "İmaj, algı" diye debelenenler var ya, bakın Polonezköy örneğinde bu kavramların tümü taca çıkıyor, gereksiz oluyor; zira gerçek, samimi ve keyif verici bir deneyim yaşıyoruz. Kalıcı olan bu işte; deneyim.

Deneyimcilik konusundaki düşüncelerim için bu yazıyı okuyun: İmajdı, algıydı anlamayız, biz deneyimciyiz arkadaş

Pazar, Aralık 07, 2008

İstanbul Modern'in bir saatçi dükkanı olarak portresi



İstanbul Modern'e bugün ilk kez gittim. İçinde bulunmaktan, dolaşmaktan, duvarlarına sürtünmekten, havasını koklamaktan tarifsiz lezzetler alacağınız, "Modern Sanatlar Müzesi" için küçük, Türk modern sanatı için uçak hangarı kadar büyük bir mekan.

Ukala bir tavırla, Türk resim ve heykel sanatını "emekli meşgalesinin ürünleri" olarak görürüm. Bana ne zevk, ne heyecan ne de tat verir. Ruhsuzdur. Nasıl olmasın ki, toplum baskısı ressamları oksijensiz bırakır. Bir ressam arkadaşım, "Ne zaman tuvalin başına geçsem, önümde toplumsal ahlakın kalın duvarını görüyorum," derdi.

Eğer bir ressamın genel çizgisine oranla ilginç bir çalışma görürseniz, anlayın ki yurtdışındaki atölye çalışması sırasında yapmıştır. Türkiye'ye ateş gibi gelip baskı altında ezilip geri çekilen nice ressam tanıdım. Zaten yurt dışına çıkmadıysa sanatçı olarak hiç şansı yoktur.

Türk resim ve heykel sanatının en zayıf noktası figürdür. Resim ve heykel çıplak insan bedeni demektir, eğer bu konuda uzmanlaşmazsanız sanat olarak dünyaya verebileceğiniz hiç bir şey yoktur. Avrupa tadında soyut resimleriyle tanınan Sabri Berkel, yıllar ve yıllarca figür çalışmıştır. İstanbul Modern'deki "figür" bölümünde tek bir çıplak insan resmi göremedim. Çıplak resmi heykeli olmayan müze mi olur, sanat mı olur yahu!

Koleksiyonu genel olarak zayıf buldum, hele heykel olarak hiç bir şey yoktu. Türk sanatı, evet pek matah değil, ama bu kadar da kötü değil. Salonda ilgimi çeken tek heykel İngiliz malı çıktı. İngiliz'in heykeli orada ne arıyordu, sormadım.

İstanbul Modern web sitesi




İstanbul Modern'e girdiğiniz an, içinizi kıpır kıpır bir heyecan kaplıyor. O beyaz duvarları ve ferah yerleşimiyle ne kadar güzel bir mekan, o koca koca pencerelerden gördüğünüz muhteşem Boğaz manzarası ne kadar ölümsüz bir güzellik sunuyor insana! Pencerenin önünde durup o tanrısal İstanbul manzarasını seyrederken, "Nasıl oluyor da bu güzelliğin içinde yaşayıp da bu kadar heyecansız ve sığ bir sanat üretebiliyoruz?" diye kendi kendime bir kaç kere sormak zorunda kaldım. Biraz önce de İstanbul Modern'in web sitesine bakarken, "Nasıl oluyor da bu kadar 'beyaz' bir mekanı anlatmak için bu kadar 'siyah' bir site yapılıyor?" diye sordum.

İstanbul Modern'in web sitesi güzel. Ama yanlış. Her hangi bir bilgiye, her hangi bir yere ulaşmak bu kadar mı zor olur. Tasarım, doğru hedefe kilitlenmiş kullanılabilir bir web sitesi üretememiş.

Saatçi dükkanı


İstanbul Modern'de fotoğraf çekmek yasak. "Niye yasak?" diye sorsam, büyük ihtimalle bana telif haklarından söz edip, fotoğraf çekimine izin verilmeyen müzelerin listesini verecekler. Buna karşılık ben de onlara fotoğraf çekimine izin verilen epeyce uzun bir müze listesi vereceğim.

Artık neredeyse her işediğimizde bile fotoğrafını çekip yakınlarımızla paylaştığımız bir dönemde, İstanbul Modern'de bulunmanın deneyimini fotoğrafa videoya sabitleyemeyeceksek ölelim daha iyi. Yani bu kadar önemli, hem bizim hem de İstanbul Modern için, ama onlar durumun pek farkında değiller. Peki bu saatçi dükkanı hikayesi nereden çıktı derseniz, "sünnetçi dükkanının vitrinindeki saat fıkrasını hatırlayın" derim. Koyacak başka resim bulamadım, kader utansın.

Az kalsın unutuyordum, müzeye girince kırmızı yuvarlak bir etiket verip görünür bir yerimize yapıştırmamızı istediler. Ben kıç tarafında, pantolonumun arkasına yapıştırdım. Bu yazıyı yayınlayınca, kalkıp bakacağım, hala orada mı diye. Bir etiket eksikti, onu da gördük İstanbul Modern'de bir Pazar günü öğleden sonrasında.

Bu yazının linkleri:
İstanbul Modern web sitesi

Cuma, Aralık 05, 2008

Vehbi Koç, enjeksiyon motorlu otomobili icat etti; Sabancı, polykriptonit ipliğiyle tekstilde devrim yarattı; Aydın Doğan, e-yayıncılığın kaşifiydi



Halamın sakalları vardı, Türkler Einstein'ın soyundan geliyor, ben Marilyn Monroe'yum.

Bir şeyler keşfeden, icat eden Google, Microsoft, IBM ve dünyada fark yaratan daha niceleri Amerika'da en büyük 100 şirket listesinde yerlerini almıştır. Türkiye'de bu şirketlerin karşılıklarını bulamazsınız. Zira ne en zengini, ne en fakiri, hiç biri ne bir şey icat etti, ne bir şey keşfetti, ne bir devrim yarattı. Türkler büyük ihtimalle Homer Simpson'ın soyundan geldi, ben Marilyn Monroe dışında her şey olabilirim. Halamın sakalları yoktu ama olmamasından kime ne.

Çiçek çocukların devrimi



Bir dönem, Amerika'da, "Zenciler giremez" uyarılarının yerini, "Hippiler arka kapıdan girebilir" uyarıları almıştı.

60, 65 ya da 68 kuşağı dendiğinde, Amerika'da Hippiler, Fransa'da komünist ve solcu öğrenciler, Türkiye'de devrimciler ve hareketçiler akla gelir -benim aklıma gelir. Bunların arasında fark yaratan sadece Amerikan Hippileri olmuştur. Konuşmayı ve tartışmayı "afrodizyak" olarak kullanan Fransızlar, serbest sekse politika üzerinden varmışlar. Gariban Türk gençleri de başkalarının hesaplarının piyonu olarak, en fazla "bir bardak su kahramanları" olarak tarihteki yerlerini almışlar, ne sevişebilmişler doğru dürüst, ne yaşayabilmişler, ne haşiş çekebilmişlerdir.

Amerikalı bir sosyolog -adını bulursam kayıtlardan hemen paylaşacağım- kişisel bilgisayarların tetikleyicisinin "Çiçek çocukları hareketi" olduğunu söyler.

Biliyorsunuz, eskiden bilgisayar deyince devasa binaların içinde "Metropolis" filminden çıkmış makine canavarları akla gelirdi. Asli görevleri çoğu zaman askeri bazen de kamusal olmuş, devlet yönetiminin neredeyse bir simgesi olarak görülmüştür. 60'larda bir kısım genç saçlarını uzatıp "ot" çekip "özgür toplum" projelerinin peşinde koşarken, diğer bir "inek" kısmı da evlerinde garajlarında çalışıp bu yeni toplum modeline, yani "yalan söyleyen devlet"in otoritesine karşı alternatif yaratma peşinde koşanlara bilgi altyapısı sağlamıştır.

Adını hatırlayamadığım sosyologa göre, kamu otoritesine karşı gelişen bu isyan hareketi, bilgisayarın kamusallıktan kişiselliğe geçişinde en önemli itici güç olmuş.

En önemli görevi, bilgisayar başında oyun oynamak, chatleşmek ve yasaklanmadığı zamanlarda youtube'dan film seyretmek olan Türk gençliğinin büyük bir kısmı, önlerindeki ekranın "otoriteye isyan" kökenli olduğunu hiç bilmezler, bu yüzden ne internet sansür yasası geçerken ne de sonra seslerini çıkarabilmişler, geleceklerini kendilerinden ve dünya uygarlığından çalan bir sisteme en ufak bir direnç gösterebilmişlerdir. Dahası, çıkabilecek en cılız aykırı sesi bile, "İcat çıkarma lan şimdi!" diyerek bizzat sindirmenin gönüllü piyonları olmuşlardır.

Türkiye'de kalsaydı Arçelik'te çamaşır makinesi yapacaktı



Uzay gemisi Endeavour ekibi, uzay istasyonunu yenileme görevini tamamlayarak geçen Pazar günü California'ya indi. Her uzay gemisinde uzaktan ve dolaylı da olsa benim de bir parçam var artık -detaylar aşağıdaki yazıda.

Amerikalılar, uzayı ne şekilde kullanacakları konusunda herkesten çok düşünmüşlerdir. Evet, kısa dönemde güneş sistemini dünyaya kaynak aktarmak için kullanacaklardır, ancak uzun dönem hedefleri dünyayı tamamen terk etmektir, hayatta kalabilmenin tek yolu budur.

Geçen yüzyılın ortalarından bu yana, Carl Sagan ve daha sonraki bilim adamı/yazar perspektif geliştiricileri şunu görmüş -ya da kabul etmişlerdir- ki, uzay yolculuğunun geri dönüşü yoktur. Yolculuk tek yön gidiştir yani. Tüm stratejiler bunun üzerine yapılandırılmış, hatta uzay uyumlu yeni insan nesli projeleri çoktan başlamıştır bile.

Bilim adamı olmadığım halde, bu uzay serüveni kendimi bildim bileli beni kendine bağlamış ve bu büyük projenin bir parçası olamamak içimdeki gizli üzüntü alanlarımdan biri olmuştur. Ta ki yıllar önce kaybettiğim bir insanın izini yeniden bulana kadar.

Pratt & Whitney Rocketdyne, NASA'nın uzaya gönderdiği tüm gemilerin motorunu yapan şirkettir. 23 hidroelektrik barajın üretimine denk, 37 milyon beygir gücünde enerji salan, hidrojen yakıtlı bu motorları tasarlayan ve üreten PWR California Operasyonunun 1.000'in üzerindeki mühendis ve bilim adamının başındaki "başmühendis" bir Türk'tür: Münir Suat Sındır.

Doktorasını "sıvı dinamiği ve türbülans modellemesi" üzerine California Üniversitesi'nde yapan Sındır, liseyi Robert, ortayı Kadıköy Maarif Koleji'nde okumuştur. Benim yalnızca 3 yıllık sıra arkadaşım değil, aynı zamanda zihnimdeki gözle görünen spektrumun dışında kalan geniş bir alanı paylaşabilmiş olduğum tek insandır.

Benim uzay çalışmalarıyla temasım böylesine ışık yılları kadar uzak, ama böylesine, bir zihin ötesi kadar da yakınmış, yeni öğrendim.

Türkiye Distribütörler ve Temsilciler Franchise Cumhuriyeti



"We like Ike." Lisansör ülke ABD'nin Başkanı Eisenhower, Ankara'da kendisini karşılayanları selamlıyor. (Aralık 1959)

Koç, Sabancı, Doğan... Bu listeyi, yani en büyükler ve zenginler listesini istediğiniz kadar uzatın. Başka ülkelerin en büyük 100 şirket listelerinde de profil olarak benzerlerini bulabilirsiniz. Ama listelerde bizde olmayan başka bir profil daha bulacaksınız; gözlerinde aşk olan insanlar, yalnızca dolar değil.

Biliyorum, bir icadı olan, keşfi olanlar Türkiye'de değil ilk yüz, ilk on bin şirket arasına bile giremezler. Sistem onları engellemek için düzenlenmiştir. Mesela ilk yüzde siyasi iktidarların şöyle ya da böyle omuz vermediği hiç bir şirketin olduğunu sanmıyorum. Aynı siyasi iktidarlar, bir kaşife benzer bir desteği hiç bir zaman vermemiştir. Bir Apple Türkiye'den çıkamamıştır. Çıkmak isteyenlerin önüne uzun bir yasalar ve uygulamalar manzumesiyle tahkim edilmiş kaleler, kuleler, engeller koyulmuştur. Bizim zengin şirketlerimiz icatçı, keşifçi değil, temsilci, distribütör, franchise şirketlerdir. Bu nedenle tüm yasal, mali ve sosyal yapı bu "dışarıdan ithal et, kendi yapanın bacağından çek indir" metodolojisi üzerine kuruludur. Oysa en ufak bir birlikteliğin, bir ailenin, bir kentin, bir ulusun kendisi olabilmesini sağlayan en önemli güç, bir şeyleri münhasıran kendilerinin yapabilmesi, yapmasıdır. Yüz yıllar boyunca yapılan bütün mücadeleler, savaşlar insan gruplarının bu kendini bulma, kendini gerçekleştirme (self-realization) serüveninin çoğu zaman çok da acımasız, gaddar, vahşi yüzlü görünümleridir. Birbirlerinin "kendini gerçekleştirme" serüvenine destek ve ortak olan çiftler hiç bir zaman ayrı düşmez, dostlar kaybolmaz, milletler dağılmaz.

Çocukların ve gençlerin, genel olarak tüm toplumun eğitimindeki temel amaç, cak cak konuşa durduğumuz cep telefonlarımızın birey olarak, toplum olarak ne kadarının bizim dölümüzden, neslimizden, çabamızdan, zihnimizden meydana geldiğini fark ettirebilmektir. Soyumuz sopumuz yalnızca meydana getirdiğimiz çocuklarımız değil, defterimiz, kitabımız, bilgisayarımız, elmamız, kahvemiz, otomobilimiz, şiirimizdir. Bu yazıyı okuyanlarımızdan eğer bir kısmı, "Vay be uzay gemilerini yapan mühendislerin başında bir Türk varmış," diye böbürleneceklerse, aynı keyfi oturdukları evler, yedikleri yemekler, içtikleri sular, sürdükleri arabalar, aşık oldukları sevgilileri ve yaptıkları işler için de hissetmek zorundadırlar. Öğretmenler öğrencilerinin gözünde, öğrenciler öğretmenlerinin kalbinde bu "aşk" denen duyguyu görmek hissetmek zorundadırlar. Yoksa hayatın tüm alanlarında tatminsiz bir pornografi tutkunu olarak kah Hugh Hefner'in Playboy'unu, kah Nokia'nın 8800'ünü tükete tükete esrar bağımlısı gibi debelenip dururuz.

Ana rahmine dönüş serüveni



Hippiler, 70'lerde özellikle Vietnam savaşının bitimiyle yok olma sürecine girdiler, ama yalnızca geride bıraktıkları hatıralarla, müziklerle değil, yetiştirdikleri çocuklarıyla da Amerika'nın genetik yapısında bir şeyleri değiştirdiler.

İnsan zora düştüğünde ilk bakındığı yer ana rahmidir. Güvenli, sıcak, otomatik beslenmeli ana rahmi. Günümüz çocuk psikolojisi, bebeklerin doğumdan itibaren yaklaşık 6 ay boyunca anneleri ve kendilerini tek bir varlık olarak algıladığını söyler. Hayat tecrübesi denen şey de gerçeğin böyle olmadığını dayak yiye yiye öğrenme sürecidir zaten.

Amerikan gençleri "yalan söyleyen devlete" başkaldırdıklarında, ne yapmaları gerektiğini, nereden başlamaları gerektiğini anlamaya çalışacakları bir örnek, bir kaynak aradılar. "Hatalı üretim" olarak kabul ettikleri Amerikan burjuva ahlakından kaçıp gidebilecekleri, başa dönebilecekleri en yakın iki yer vardı; evreni ana rahmi olarak kabul edip kendilerini doğanın bir parçası olarak gören Kızılderililer ve ülkelerini kuran öğelerden cemaatçi dinsel gruplar. Bu iki "öz" bile onları kesmeyince, sırtlarına çantalarını alıp "gönül aleminin en yüce mertebesi"ne doğru, Katmandu'ya doğru yola koyuldular.

Tüm "öze dönüş" maceraları, bir yalandan kurtulup öbür yalana tapmakla son bulur. Ana rahminden çıktıktan sonra geri dönüş yoktur. Sizi geri döndüreceklerini vaat eden tüm ideolojilerin, dinlerin, ayakkabı ve pantolon markalarının, sevgililerin sunabilecekleri dış görünüşüyle ilkel ya da gelişmiş bir simülasyon, göz boyama, iç vaziyetleri açısından da çoğu zaman kahredici bir irin havuzudur. İnsanlığın gerek yaşamda, gerek dünyada, zamanda ve uzayda yolculuğu tek yönlüdür. Sadece gidiştir.

Türkiye gibi "franchise" devlette, "Özümüze dönelim," dendiğinde bile gidilecek yerleri "lisans sahipleri" belirliyordu. Almanya bize Orta Asya'yı işaret etmişti. Rusya, "işçinize köylünüze dönün," derken, ABD, "Amerikan tarzı bir modernite"nin tutmayacağını anlayınca, yöneticilerimize Kabe'yi işaret ediyordu.

Müslüman dünyasında "öz" denilen şeyin ne olduğu konusunu tartışmak imkansızdı, işçi ve köylüye giden gençlik, jandarmaya ihbar ediliyordu; Orta Asya macerası, Enver Paşa'yla birlikte gömülüyordu. Hiç olmazsa kültürel "öze dönüş"ü yaşayalım derken, "öz Türkçe" diye başvurduğumuz kelimelerin o zamanki lisansör ülkenin dilinden, Çinceden geldiğini fark ediyorduk.

Her cephede yalanlarla tıka basa doldurulmuş "öz"ler yaratılıyor, "Ey Türk, ey mümin, ey halk, ey Kürt, ey gençlik özüne dön" diye radyolarda, televizyonlarda, gazetelerde, sokaklarda, okullarda çağrı üzerine çağrılar yapılıyordu. Şaşkın gençliğin el attığı, sarıldığı neredeyse tüm dallar kuru çıkıyor, birbiri ardına kırılıyordu. Gençleri ya mezarlarda ya da hoşgörüsüzlüğün derin çukurunda birbiri ardına kaybediyorduk. 80'lerde lisansör ülke markaları gençleri teslim aldığında, vatan sath-ı meali bu vaziyetteydi.

Barış Gönüllüleri



İnsanlığın binlerce yıllık "bir şeyler için bir şeyler kurban edilmeli" saplantısı, bulunduğumuz coğrafyada işte bu müteveffa hayvancağızın arkadaşlarının başında patlıyor şu günlerde. Fotoğraf: sLENGfJES © Yayın hakkı saklıdır.

Vietnam Savaşı, Amerika için, "Oğlunu ölüme gönderen baba" figürüyle, ölüme gönderilen gençlerin en büyük çatışmasına neden olmuştu. Amerikalılar da şimdi Türkiye'de olduğu gibi önceleri "Savaşa Hayır" diyenleri yıldırmak için elinden gelen her şeyi yapıyordu, ama yerleşik kurumlarının her yönden darbeler almasını önleyemiyorlardı.

Amerika, aykırıları ve başkaldıranları "sisteme entegre ederek" sindirme konusunda çok başarılıdır; bizim gibi enerjisini boş yere harcayıp dalgaya karşı kürek çekmez. "Madem savaşa gitmek istemiyorsunuz, o zaman ülke için yararlı bir iş yapın," diyerek, savaşmak istemeyen gençleri "Barış Gönüllüleri" adı altında az gelişmiş ülkelere sosyal çalışan ve öğretmen olarak göndermeye başladı.

Bizim okulumuzda zaten maaşlı yabancı öğretmenler vardı. Ama bedava öğretmen havuzundan 10-15 tanesini de bizim almamız kaçınılmazdı. Evet, hem bizi hem öğretmenleri kontrol etmek için aralarında CIA ajanları da yok değildi, ama ezberci ve ruhsuz Türk öğretmenlerinden sonra, hepsi pırıl pırıl, umut ve hayal dolu kızlı erkekli üniversite mezunu Amerikan gençlerinin çevrelerine saçtıkları olumlu enerjinin ve yüreklerindeki aşkın tadı, lezzeti göz ardı edilecek, unutulacak gibi değildi. Teker teker her birine, bizlere yaşattıkları bu olağanüstü deneyim için, şükran ve sevgilerimi iletirim.

Marka lisansıyla yaşayan bugünkü gençliğin büyük bir bölümü için, hatta Türkiye'deki 68 kuşağı için de, "hippilik" büyük ihtimalle seks ve uyuşturucuya gömülmüş, yolunu kaybetmiş yitik gençlerin taşkınlıkları olarak görülüyordur. Hele, Amerika ve dolayısıyla Türkiye, "Friedman'ın yuppie"leri tarafından teslim alındıktan sonra, "Çiçek çocukları" yalnızca Easy Rider (1969), Hair (müzikal 1967, film 1979) gibi filmlerde hatırlayabileceğimiz patolojik kült fraksiyon olarak kabul ediliyordur. Doğusunda satmak, çalıştırmak, kurban etmek için çocuk doğurup yetiştiren bir ülke için, "çocuğunu ölüme gönderen baba" figürü zaten o kadar da rahatsız edici gelmeyecektir. Ancak bu bilgisizliğin fiyatı her geçen gün, her yaştan insan için giderek ağırlaşmaktadır.

Bizde, yeni toplum projeleri için her zaman "başkalarını dönüştürme" patikasını seçmiştir. Hippilik ise, "kendilerini dönüştürerek" işe başlamıştır. Birinciler, topluma ve kendi yaşamlarına kan ve gözyaşı getirirken, ikinciler kendini tanımanın soylu yolculuğunda ilerlemişlerdir.

Devrim Arabaları



Zamanın Devlet Başkanı Cemal Gürsel, "Batılı gibi otomobil yapıp, Türk gibi benzin koymayı unutuyoruz," diyerek Devrim arabalarını gözden çıkarmıştı. Bu sözün doğrusu şöyle olmalıydı: "Batılı gibi otomobil yapıp, Türk gibi battal ediyoruz."

Endüstri devrimi mesafeleri kısaltmış, iletişimi geliştirmişti. Şimdi nasıl, "Yahu tüm dünyaya hitap eden bir portal yapalım," düşüncesi hiç de imkansız görünmüyorsa, o dönemlerde de bir felsefenin, siyasal akımın, düşüncenin "uluslararası" nitelikte olmasını istemek, düşünmek kimseye aykırı gelmiyordu. Her fikrin, akımın birer "uluslararası versiyonu" piyasaya sürülmüştü. Milletlerarası Cemiyeti gibi kurumlar, "dünya vatandaşlığı" gibi kavramlar, piyasaya çıktı. Komünist ihtilali yapanlar, "tüm dünyanın işçileri"ne çağrı yapıyorlardı, savaşlar "dünya" savaşı olabiliyordu.

Bu "uluslararası" meselesi, bugünkü "küreselleşme" ile aynı soydan gelir. Ticaretin uluslararasılaştırılmasıyla ülkelerin "yönetilebilir boyutlara" bölünmesi ikiz kardeş gibidir, ikisi bir arada olduğu zaman bir anlam ifade eder.

Bizler, yani Türkler, bugün nasıl ki "küreselleşme" hamlesinde kazık yiyen ülkeler sınıfındaysak, Osmanlı İmparatorluğu da "uluslararasılaştırma" harekatının kurbanlarından biriydi. Yeni cumhuriyetimizin nimetlerini nasıl ki bonkörce harcayıp sistemi işlemez hale getirdiysek, Osmanlı İmparatorluğu da kendine çok güvenen kumarbaz gibi yüzyılların emeği ve kazanımını kaybedip yok oldu. Mesela, bir zamanlar Avrupa'nın tekstilinin hem üretimi hem ticaretini yapan Osmanlı İmparatorluğu, giderek İngiliz tekstil fabrikalarına yün üreten paryaya dönüşüvermişti.

Cumhuriyet, bizleri bu paryalıktan kurtarıp yeniden "mağrur" olma şansını vermişti, Tolga Örnek'in filmi "Devrim Arabaları" bu şansı nasıl ve neden kaçırdığımızın bilinen hikayelerinden birisini anlatıyor. Filmdeki bütçesizlik ve tecrübesizliğin yansımalarını göz ardı edersek, son zamanlarda gördüğüm büyük samimiyetsizlik örneklerinden Ferzan Özpetek filmine kıyasla doğal, zorlanmamış bir içtenlikle bizi filme dahil ediyor.

Lisansör ülkelerin desteğindeki temsilci, distribütörler ile "Biz de yaparız!" inancıyla yola çıkan on binlerce, yüz binlerce Türk'ün meydan muharebesi bildiğiniz gibi Cumhuriyet'in ilk gününden beri devam etmektedir. "Atatürk'ten sonra, biz-de-yaparız"cılar hemen hemen tüm muharebeleri kaybetmiş olmalarına rağmen, pes etmeden savaşmaya devam ediyorlar, edecekler de.

Ne ders çıkarmalıyız?



Bugünkü gençliğin hayal bile edemeyeceği bir sahne: Türk malı uçak. "Devrim Arabaları" filminde sözü edilen, bizim temsilci ve distribütörlerin lisansör ülke direktifiyle dört koldan batırdıkları hayallerimizden sadece biri. Nuri Demirağ sabote edilmeseydi, Münir Suat Sındır, büyük ihtimalle şimdi Türk uzay gemisinin motorlarını yapıyor olacaktı. Fotoğraf: Nuri Demirağ web sitesi arşivinden.

Eğer, Suat'ın izini sürüp nerede olduğunu, neler yaptığını bulmasaydım ve "Uzay gemilerinin motorunu yapıyor, Türkiye'de kalsaydı Arçelik'te çamaşır makinesi yapacaktı. Şimdi, bundan ne ders çıkarmalıyız?" diye arkadaşlarıma sormasaydım, onlar da sorumu "kem küm" edip cevapsız bırakmasalardı, bu yazıyı yazmayacaktım. Eğer bu yazıyı yazmasaydım, Bilişim Zirvesi '08'de "içerik yönetimi" konusunda yaptığım konuşmanın bir özetini de buraya koymayı erteleyip durmaya devam edecektim, zira orada söylediklerimin zeminini tanımlamaya gereksinim vardı. Biraz önce, son yazdıklarımı silip, "Sinan, yeter artık, sadede gel," diye kendime direktif vermeseydim, bu yazı oradan buradan döne kıvrıla daha bir kaç kilometre devam edecekti.

Bu yazıda, öncelikle, "hippilik" diye çoğu zaman küçümsenen hareketin, temelde "yalan söyleyen devlet"e karşı başkaldırı olduğunu, hatta bu yazıyı okuduğumuz bilgisayar ve internetin varlık nedeni olabileceğini söyledim, bir.

Basit bir ticari faaliyet gibi görünen "temsilcilik"in genlerimize giderek işlemeye başladığını ve üreten, keşfeden ülke idealinden bir daha geri dönmemek üzere uzaklaşıyor olabileceğimiz tehlikesine bir de ben dikkat çekmiş oldum, bu iki. (Eğer yukarıdaki "We like Ike" fotoğrafı sizi dehşete düşürmüyorsa, gen değişikliği gerçekleşmiş demektir.)

Türkiye'deki 68'li tayfasının "omerta yasası"na uyarak gerçekleri bu kadar yıl sonra bile hala gizleyip ne kadar patetik bir hata yapmış olduklarının detaylarını "ibret-i alem için" öğrenmemizi engellediklerini hafifçe sezdirdim. Doğruları söylemedikleri sürece gençliğin neyi yapıp neyi yapmaması konusundaki zekasının Homer Simpson'unkini pek de geçemeyeceğini söylemeye çalıştım, üç. ("Sinan, bütün bunları ne zaman söyledin?" diyorsanız, işte şimdi söylüyorum.)

Aslında, yazımı devam ettirip, "Hümanizm"i, yaşamı bireysel özgürlük ve "sorumluluk" olarak anlamlandıran Varoluşçuluğu anlatacaktım. Ve dünyadaki lisansör ve lisanse ilişkisinin ötesinde fakir zengin, gelişmiş gelişmemiş tüm ülkelerdeki "uygarlığa bir tuğla da ben koyayım, biz koyalım" yarışını aşkını hevesini, trajik hikayelere rağmen obsesif bir inatla sürdüren ve mücadele eden insanların kodlarının deşifresini tartışacaktım. Biliyorum, tüm bunlar "web sayfasını" html ile yapmaya çalışanlara pek bir şey ifade etmeyecektir, ama sadece hayatlarını değil, weblerini de aşkla yapanların kulaklarına eminim çok şey fısıldayacaktır.

"Bundan ne ders çıkarmalıyız?" diye sorduğumda, yalnızca neler olduğunu değil, neler olacağının da, neler yapmak gerektiğinin de cevabını arıyorum tabii ki. Bu soruyu sormaya sizleri de davet ediyorum. Sizleri de cevaplamaya çağırıyorum.

Bu yazının linkleri:
P&W Rocketdyne
Peace Corps Online
Tolga Örnek'in Devrim Arabaları
1936'da Türkiye'de havacılığın temellerini atan Nuri Demirağ web sitesi

Meraklısına not: "Polykriptonit" büyük ihtimalle "Süpermen"in tescilli markasıdır, derginin yeni sayılarına bakmak lazım.