
İnsanlar beyinleriyle, fiziksel yetenekleriyle tek başına hareket edebilecek ya da çevresi hakkındaki bilgileri kendi başına toparlayıp çözümleyebilecek varklıklar değil. Doğal olarak, yalnızca hareket yeteneğimiz değil, bilgilerimiz ve bakış açılarımız da hep başka birilerinin penceresinden olmak zorunda. Aşağıda okuyacağınız yazı da benim penceremden bir bakış. Şimdiye kadar Holywood'un penceresinden baktınız bir de beni denemekten zarar gelmez. (Gelse de farkına varmazsınız zaten.)
Amerikan Holywood filmlerinde Sovyet kadınları her zaman şişman, bakımsız, köylü kılığında çekiciliği olmayan silik kişilikler olarak yansıtılırdı. Ne zaman ki Sovyetler dağıldı, Amerikan beyin yıkama programı tarafından gözleri körlenmiş bizlerin, Rusya'dan, Ukrayna'dan çıkıp gelen dünyanın en güzel kadınları karşısında dilimiz tutuldu.
"Farkındalık," böyle bir şeydir; size yıllarca "doğru" olarak gösterilenin bilinçli bir şekilde düzenlenmiş süslü bir "yalan" ya da gelişi güzel bir "yanlış" olduğunu anladığınız, kavradığınız an ve onun devamındaki süreçtir.
"Özgür irade" mümkün mü?
Yaşamın koridorlarından geçip ilerledikçe, çocukluğumdan beri ulaşmaya çalışıp üzerine titrediğim "özgür irade"nin aslında çok da mümkün olmadığını görmeye başladım. Özgür irade, her şeyden önce karar verme sürecinin yönetilmesinde tam yetki sahibi olmayı gerektirir. "Tam yetki" demek, kendini merkeze almak demektir. Ben, bu "tam yetki"nin ve "kendini merkeze alma"nın -kısa dönemli başarıları gözardı edersek- uzun dönemde ne karar vericinin yararına işlediğini ne de çevreyi yakıp yıkmadan kullanılabildiğini pek görmedim.
"Özgür irade" konusunda kuşkuya düşen, benzer bir farkındalığa ulaşanların öncelikle kendi dışına baktıklarını, bu "özgür iradesizliği" toplumsal örgü, ya da ilahi düzenlere bağladıklarını ve "madem ki irade dışarıdan, sen bir hiçsin" mantığının çeşitli versiyonlarıyla üzerimize kabus gibi çöktüklerini zaten biliyoruz. Diğer yandan, içe bakanlar da meditasyon, tasavvuf gibi "kendi gerçek benliğine varma" yollarıyla bir pasifizasyonun pençesinde insanın tüm fonksiyonlarını, yeteneklerini ve dışa dönük yüzünü yok sayan bir ataletin içine kendilerini hapsediyorlar mı diye düşünüyorum. Her iki bakış açısı da zihnimdeki soruları yanıtlama açısından bana yeterince olgunlaşmış gelmiyor.
Bu kadar çok relativizm beni ürkütüyor

Kanada'da geleneksel fok balığı avlama sezonundan bir fotoğraf. Bir kısmımız bu sahneleri içimiz kan ağlayarak izlerken, kahraman avcılarımız mümkün olduğunca çok foku kafalarına vura vura öldürmenin optimizasyonuna tahsis ediyorlar değerli beyinlerini. Özgür iradeyi temsil edecek olan beyin bu. Bu beyin dünyayı objektif olarak algılayacak. Yani...
Düşünce ve karar sistemlerimizin, yani kişisel ve toplumsal olarak algı, anlama, öğrenme, değerlendirme sistemlerimizin yoğun relativizmi beni korkutuyor. Bu kadar çok öznelliğin olduğu bir sistemde "özgür irade"nin tek doğru, objektif ve geçerli bir yöntem olabilmesi, hatta varolabilmesi bile bana aykırı ya da imkansız geliyor.
Denizdeki balıklara bakıp, suda nasıl yaşadıklarına hayret ederken, aslında "hava" dediğimiz bu "boşluğun" da bir sıvı olduğunu düşünmeliyiz. Oksijenin hayat verdiğini söylerken, dünyamızdaki ilk hayatın karbondioksit (yoksa monoksit mi?) soluyarak yaşadığını göz ardı etmemeliyiz. "Ben gördüğüme inanırım," derken, gözümüzün yalnızca belirli bir dalga boyunu algılayabildiğini ve 2 saliseden daha kısa zaman dilimlerini "göremediğini" ve dolayısıyla çevremizdeki objelerin hareketini sadece temsili ve tahmini olarak "denkleştirebildiğimizi" hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Üstelik, nesneleri zaman boyutunda göremediğimizi ve hiç bir zaman göremeyeceğimizden daha hiç mi hiç söz etmedim.
"Dans etmek için iki kişi gerekir," sözündeki gibi, özgür iradenin gerçekleşebilmesi için relativizmin dışında bir objektif alan var olmalıdır. Sahip olduğumuz "microcosmos" herhangi bir objektivizm için fazlasıyla küçük ve yetersizdir. Düşünce ve algılama sistemlerimiz her şeyi "ben ve başkaları" olarak görebilmeyi pek de becerememektedir. Dışımızdaki her şey, her insan, her canlı bizim "benmerkezci cosmosumuz"un penceresinden değerlendirilmek üzere vardır. Küçük bir kuzuyu sevip okşadıktan yarım saat sonra, aynı kuzuyu öldürüp etinin lezzetinin keyfine varmak düşünce ve duygu dünyamızda hiç de çelişki yaratmaz, yaratsa da bu çelişkiyi gözardı edecek mekanizmayı, öğeleri düşünce sistemimizde kolayca bulup harekete geçirebiliriz. Üzerimize giyindiğimiz "çevreci" kıyafeti, çevremizle bütünleşmenin anlayışına varmaktan ziyade, küresel ısınmanın yaşantımızda meydana getireceği olumsuzluklardan korkmanın bir sonucu olması kuvvetle muhtemeldir. Sevgi, nefret ve benzeri yüzlerce duygu ile dışımızdakileri içimizde olarak, içimizdekileri dışımızda olarak algılayabiliyoruz. Böylesine öznel ve benmerkezci bir sistemin hareket ve karar iradesinin hangi mekanizmayla gerçekleştiğini objektif olarak ortaya koyabilmesi, bilebilmesi bana hiç mümkün görünmüyor.
İnsan cosmosu: Tanrısı kendisi olan bir büyük evren

Holywood senaryosunun kahramanı olarak yaşamanın bir diğer yüzü: Kanser hücrelerini böyle resmediyoruz. Aramızda farklı olanları da böyle resmediyoruz. Sizce bu işte bir terslik olabilir mi? Hücreler, normalde hareket etmezler, bedenlerimizde kendilerine ayrılan yerlerde yaşar ve bölünürler. Yaralanmış bölümleri iyileştirmek, tümörler oluşturmak gibi nedenlerle kısıtlı da olsa seyahat özgürlükleri vardır. Bedenimizin en gezgin ve başına buyruk hücreleri, metastas yapan kanser hücreleridir.
Günlerdir bir sağ elime, bir sol elime bakıp duruyorum, kendime ait bir şeyler görebilir miyim diye. Aynaya baktığımda yalnızca başımın üzerindeki bir çift gözü değil, yüzümde yaşayan milyarlarca gözü de görmeye çalışıyorum. Yüzümü yıkadığımda derimde kalan sabun kalıntılarından milyarlarca bakterinin kendilerine keyifli ve iştahlı bir ziyafet çektiğini hissetmeye çalışıyorum. Ancak algılama sistemlerim bu alanda tamamen yetersiz ve çaresiz kalıyor. Kendimi tam olarak anlayabilmek, kümülatif özgür irademin hangi hücrelerin hangi faaliyetleri sonucunda ve hangi bakterilerin etkisi altında ortaya çıktığı konusunda tam bir körlük ve bilgisizliğin içinde olduğumu hissediyorum.
Sağ elimdeki bir hücrenin, pekala sol elimdeki bir diğer hücrenin işini yapabilecekken, sağ elimden kalkıp sol elime seyahat edemeyeceğini hem o hücrem, hem de ben biliyoruz. "Özgür irade"si yalnızca "görevini yapmakla sınırlı" olan "o" hücrenin görevini yapmak dışında hiç bir konuda "tam yetkisi" de bulunmuyor. Peki bu beden ve zihin mekanizmasıyla bir bütün olarak ben, benim de dahil olduğum ve ne boyutlarını ne de mekanizmasını bilemediğim bu büyük "cosmos"daki hangi "görev"im, ya da varlık nedenim çerçesinde hangi sınırlar dahilinde "tam yetki"ye sahibim? Özgür irademin ipi nereye bağlı?
-Birinci bölümün sonu-












0 yorum:
Yorum Gönder