Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Pazar, Nisan 19, 2009

Kararlılık mı iletişim mi?


Katolik Okulu öğretmenleri. İlköğretimin tümüyle "rol temelli eğitim" üzerine kurulduğunu gösteren böyle sayısız fotoğraf bulabilirsiniz. "İletişim temelli eğitim" için üniversiteye kadar sabretmeniz gerekiyor ancak Türkiye'de o bile çok zor olabilir.

Bugün benim Metallica dinleme günüm; yemek yerken, kahve içerken, hatta merdivenlerden bir aşağı bir yukarı inip çıkarken ve şimdi yazmaya başlayacağım "eğitim" yazısını yazarken kulaklarımda Metallica'nın şarkıları olacak. Büyük ihtimalle, bütün şarkılarını defalarca dinlemeden günümü sonlandırmayacağım.

Benim eğitimle tanışmam bir açıdan çok heyecan verici, başka bir açıdan da çok hayal kırıcıydı. Ama bugünkü konu bu değil, konu çocuk eğitimi. Çocuk eğitimi için bir televizyon programı projesine senaryo yazarı olarak katılmıştım. Bu konuda hiç bilgim olmadığı için tabi ki öncelikle benim "eğitim" almam gerekiyordu. Birlikte çalıştığımız pedagog hem her bölümün çerçevesini çiziyor, hem de beni bilgilendiriyor, eğitiyordu. Çocuk eğitiminin hala teorilerine hiç bir zaman inanasım gelmeyen Freud üzerine kurulmuş olmasına bir şey demeyeceğim, ama insanın "çocuk köklerini" görüp anlaması benim açımdan çok ama çok ilginç bir deneyim olmuştu.

Projede birlikte çalıştığımız pedagog ile yaptığımız konuşma bantlarını çözümleme için dinleyince, nasıl da anlamsız bir şekilde sözünü kese kese ukalalık yaptığımı fark etmiş, kendime çok kızmış ve utanmıştım. Pedagog, "kararlılık" dedikçe, ben çenemi bir türlü tutamıyor, "iletişim" diye itiraz ediyordum. Aslında bilincinde olmadan, yalnızca çocuk eğitimindeki değil, hayatın bütünündeki temel bir zıtlaşmayı dillendirmekteydim.

Rol temelli eğitim, rol temelli yaşam


Çocukların, annelerinin memelerinden ayrılıp kendi başlarına birer varlık olduklarını anladıktan sonra kendilerinin "anne, baba" diye çağırılmasını isteyen dev yaratıklardan herhalde ilk öğrendikleri şey "rol dağılımı" oluyor. Çocuklarımıza, ilişkilerimizi önceden belirlenmiş "roller" çerçevesinde kurduğumuzu ve rollerin dışına çıkılmasının hiç de iyi bir şey olmadığını öğretmeye can atıyoruz. Çocuk eğitim malzemeleri ve kitaplarının tümünün ana omurgası bu rollerin "belletilmesi" üzerine oturuyor. Çocuk oyunları bile büyüklerin rollerine bürünme egzersizlerine dönüşüyor.

Rol temelli çocuk eğitimine itiraz edip "iletişim, iletişim," diye ısrar eden benim gibi kişilikler ise çocuklarla herhangi bir role girmeden daha eşit, sınırları karşılıklı keyifle oluşan bir ilişki kurmak istiyor. Çocukların bana şimdiye kadar hiç bir zaman "abi, amca" gibi sıfatlar kullanmamış olmaları, her zaman ismimle çağırmış olmaları tesadüf değil tabii ki. İsmim dışında sıfatlarla çağırılmak beni hep incitmiş, karşılıklı bir anlayış kuramadığımızı düşündürdüğü için üzmüş, kırmıştır.

Rol temelli eğitimde kilit kelime, "kararlılık"tır. Çocuklara, davranışlarını belirlenmiş rollere göre düzenlemesine zorlayan sistemin adıdır kararlılık. Yavru köpeğe patronun kim olduğunu göstermek için pes edene kadar havada tutup bırakmamaktır. Çerkezlerde eskiden hapishane bulunmaz, ceza verdikleri kişilere toplum yüz çevirir, suçluyla konuşmaz hatta bakışmaz ve garibanı hapse girmekten beter hale getirirlermiş.

Rol temelli yaşamda "düzenli" kişiler, rollerin sınırlarının, kapsamlarının belirsizleşmesinden çılgına döner, ayaklarının altından zeminin kaydığını hissederler. "Analitik" kişilikli iletişim meraklılarının, sınır bölgelerindeki kazı çalışmaları onları deli eder. Ancak, analitikler, bitmez bir görev aşkıyla solucanlar gibi çalışmayı sürdürürler, toprağı havalandırırlar, yeni, taze bir hayatın canlanıp yeşermesine zemin hazırlarlar.

Karar verme süreçleri



İtalyan aile yaşamında filmlerde gördüğümüz festival havasına aramızda imrenmeyen yoktur sanırım. Roller ve iletişimin patırtılı, gürültülü ve fakat keyifli birlikteliği bu bitmez tükenmez şenlik havasının zeminini oluşturur.

Verdiğim kararlara güveniyor muyum? Hayır. Verdiğiniz kararlara güveniyor muyum? Hayır. Buna, "analitik olmanın laneti" de diyebilirsiniz. Analitik bir insan için hiç bir şey olmuş bitmiş değildir, tekrar ve tekrar geri döner, bakar, inceler. Tüm programları altüst edip orasını burasını değiştirir, her şeye yeniden başlar. Kendi zeminlerini yaratır, kendi rollerini oluşturur ve üstelik bunları açık uçlu bırakır. "Düzenli " birisini çıldırtmak için yapılması gereken ne varsa hepsini yapar yani.

Benim gibi birisi için en kolay şey karar vermektir, diğer en kolay şey de karar değiştirmektir. Analitik kişilikler "iş odaklıdır", iş derken işkolik anlamında değil, çalışmanın sonunda çıkacak işin kalitesine, niteliğine odaklıdırlar. Bu nedenle karar değiştirmekte hiç zorluk çekmezler. Ancak birlikte karar vermekten hoşlanırlar, herkesi ikna etmek, ya da ikna olmak isterler. Bu konuyu şöyle bitirebilir miyim? İletişim temelli yaşamda, karar verme süreçleri büyük bir İtalyan ailesinin hep birlikte şen şakrak akşam yemeği yemesi gibi birlikte yürütülen bir süreçtir. Rol temelli yaşam, aynı sofrada olunsa bile herkesin kendi sınırları dahilinde ve tek başına kararlar verdikleri kraliyet yemekleri gibidir.

Boğaz sıkarak çocuk eğitmek



Antropolog Malinowski'nin Yeni Gine'deki Trobriand Adaları yerlileri üzerine yaptığı araştırmadan çocukların 4-5 yaşlarına gelince anne babalarından uzaklaşıp köyün uzak tarafında kendilerine ait çadırlarda yaşadıklarını öğreniyoruz. Maalesef dünyanın diğer yanındaki bizler, çocuklarımıza böyle mükemmel bir ortam sağlayamıyoruz. Çocukları, kendilerimizi gerçekleştirmenin bir uzantısı olarak "denetim altında" tutmayı seviyoruz. Hele Türkiye'de bir boğazlarını sıkmadığımız kalıyor. Hoş bu eksikliğimizi de geçenlerde vatansever bir vatandaşımız çocuğunun boğazına bıçak dayayarak hepimiz adına gidermişti.

Ankara Kolejinde, ilkokulda bazı derslerde Amerikan sistemine benzer şekilde 6'lı guruplar oluştururduk. Daha sonra İngiltere'de Film Okulundaki öğrenim yıllarımda da 6 kişilik ekipler halinde çalışmıştık. Böyle bir "ortak çalışma deneyimi" bildiğim kadarıyla Türk öğrencilerini her dönemde teğet geçti. Bu tür küçük gruplar, ortak çalışma disiplininin kazanılması için vazgeçilmezdir. Grup üyeleriyle kurdukları ilişkilerin ortak çalışmaya nasıl yansıdığını test etmeleri için çocuklar için çok değerli bir deneyim olmasının yanısıra öğretmenlerin de çocukların kişiliklerini iş başında görmeleri ve ona göre düzenlemeler yapmaları için benim bildiğim en iyi sistem.

Her kişilik tipinin öğrenme sistemi diğerinden farklıdır. Bazıları her söyleneni not etmeden öğrenemez, bir diğer grup bilgiyi küçük fonksiyonel parçalara ayırarak öğrenir, ezberlemekten keyif alanlar olduğu gibi nefret edenler de vardır. Amerika'da çok uzun zamandır çocukların farklı "öğrenme özelliklerine göre" eğitilmelerine çalışılmakta olduğunu biliyorum. Bizde ise daha çok "öğretmenin öğretme özelliklerine göre eğitim" esastır. Rol temelli ilişkiyi tercih eden "düzenli" kişilik yapısının egemen olduğu ilköğretimde, bu yüzden kavramsal ve analitik düşünen öğrenciler çoğu zaman geri plana atılmaktadır. (Eğitim hayatımda benim için en buyuk hayal kırıklığı budur.)

İş yaşamında düzenli-analitik problemi


İletişimin en büyük sorunu; bizimle nasıl iletişim kurulmasını istiyorsak, bizim de karşı taraflarla aynı şekilde iletişim kurmaya çalışmamız, bildiğimiz tek yöntemle yani. Oysa karşı tarafın kişiliği, onunla tamamen farklı bir yoldan iletişim kurmaya imkan veriyor olabilir ki çoğu zaman öyle oluyor zaten. Bu durumda ya taktikler uyguluyoruz, oyunlar kuruyoruz ya da çekinip korkarak eksik iletişim kuruyoruz. Başımıza bu nedenle gelmedik kalmıyor. Çözüm, bizim bildiğimizin dışında ilişki kurma şekilleri olduğunu bilmek ve farklı kişiliklerle nasıl iletişim kurulacağını öğrenmekten geçiyor.

Bu konu çok uzun, onun için müşterilerle nasıl iletişim kurulabildiğine çok kısa değineceğim. Eğer müşterim "düzenli" kişilik yapısına sahipse, bulunduğum rolün dışında bir hizmet benden istenmiyor. Onlara nasıl gitmişsem, tasarımcı olarak mesela, onun dışında tek kelime etmem bile neredeyse yasak, hoş karşılanmıyor. Karar süreçlerine çok minimal konularda katılabiliyorum ve benim uzmanlığım dahilindeki bir çok temel kararlar bile bana sorulmadan alınabiliyor. Hatta bir seferinde, müşterim karşısında 3 tane şirket görünce (PR, reklam, web) ne yapacağını şaşırıp aramızda bir hiyerarşi tesis etmek istemişti. Yani web reklama, reklam PR'a sorumlu olacak, müşteri de PR'dan gelecek teklifi, bilgiyi değerlendirecekti. İşin sonucunun felaket olduğunu söylememe gerek yok tabii ki.

İçinde bulunduğumuz iş dünyası maalesef rol modelli ilişkilerin en katı, en verimsiz şekillerini içinde barındırıyor. Gerek şirket içi gerekse şirket dışı ilişkilerdeki verimsizlik kanımca çok ileri boyutlarda.

Sonuç


Bu blogdaki en büyük sorunum, vakitsizlikten konuları özetleyerek atlaya atlaya geçmek zorunda olmam. Yazdıklarımın ne kadarı anlaşılıyor, ne kadarı işe yarıyor, bir sürü okur geliyor gidiyor, kim ne alıyor, ne götürüyor bilemiyorum. Belki de kendimi daha küçük alanlarda anlatmayı denemeliyim, ancak bu da benim düşünce sistemime çok ters, zihnim çok geniş alanlarda top koşturmaya ayarlı, ister istemez topu da sahayı da kaybedebiliyoruz zaman zaman. Neyse, hayat uzun, hayat güzel, nothing else matters.

Nothing else matters



"Abicim, biz bunları okumayalım, en iyisi Metallica dinleyelim," diyenlerdenseniz, işte size en çok sevdiklerimden biri; "Nothing Else Matters". James Hetfield bu şarkıyı 1990'da eski sevgilisi için yazmış. San Francisco Senfoni Orkestrası ile birlikte çaldıkları "No Leaf Clover"ı da dinlemeyi unutmayın, o tamamen uçmuş. Öte yandan, "Yahu Metellica beni kesmez, daha sağlam bir şey dinlesek," derseniz, bu işin erbabı Led Zeppelin var tabii ki, sizi ona havale edeyim: Immigrant Song.

0 yorum: