Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Pazar, Nisan 12, 2009

Kimya ile iletişmek torbada sevişmek entelektüelleşen aşk bakteri kabuklarıyla gelen beyin ölümü


Bonnie Bassler
Princeton Üniversitesi Mikrobiyoloji Bölüm Başkanı Bonnie Bassler, bakterilerin tek başlarına güçsüz olduklarını ve ancak belirli bir sayıya ulaştıklarında başka sistemlere karşı saldırı başlattıklarını keşfetmiş. Tek hücre ve tek DNA’larıyla dünyanın en eski canlıları olan bakteriler, birbirleriyle iletişmek için çevrelerine küçük moleküller salgılıyorlarmış. Salgılanan moleküller belirli bir yoğunluğa ulaşınca, yeterince bakterinin toplaştığını düşünüp hep birlikte harekete geçiyorlarmış.

Dünya üzerindeki en yetkin varlık olarak kendimizi pohpohladığımız biz insanlar, gözümüzle ışığı, kulak ve kürek gibi dilimizle de ses dalgalarını çok gelişmiş yöntemlerle işleyip en başarılı iletişim sistemini kurduğumuzu düşünürüz. Bana göreyse, özellikle konuşmak ve genel olarak iletişim, insanların en geri kalmış yanlarıdır. Beynimiz tıkır tıkır maşallah her şeye çalışırken, hem kendimizle, hem de başkalarıyla iletişim kurmak, bilgi, düşünce ve duygu değiş tokuşmak bu kadar mı zor, yavaş ve muğlak olur Allahım. Evet bir tanrı varsa, ve biz insanları yaratmışsa, bence kesinlikle kendi Molière oyunlarının patetik aktörleri olarak tasarlayıp topumuzu da bu iletişim cehennemine bilhassa ve dalgasını geçmek üzere yollamıştır, bundan emin olabilirsiniz.

Bizler bütün bu “gelişmiş” iletişim sistemleriyle birbirimizle çan çan çan konuşa dururken, doğadaki diğer canlıların en eski ve en basit iletişim yönetimini, kimyasal iletişimi küçümseyip geri plana atmışızdır. Oysa, kimya ile iletişim, ne kadar gelişirsek gelişelim, bizim temelimiz olmaya devam etmektedir.

İşi basitten almaya çalışalım: Bir hücrenin yaşamını sürdürebilmesi için en kolay çözüm, bölünmekti. Kendinden iki tane olmak, sonra dört, daha sonra sekiz, on altı. Bu yöntemle sonsuza kadar yaşayabilirdiniz. Dahası, diğer kendilerinizle bir grup, topluluk oluşturup, bücür boyunuzla tek başına sahip olamayacağınız güce erişebilir, baş edemeyeceğiniz dış etkenlerle mücadele edebilir ve sonsuz yaşamı garantiye alabilirdiniz. Bu mükemmel gibi görünen resimdeki tek eksik, serbestçe salınan dolanan birçok kendiniz arasındaki ilişkiyi sürdürebilmekti ki, iletişim denen ve başımıza tarifsiz sorunlar ve belalar açacak olan bu kavram tam da bu nedenle ve bu zamanda icat edilmişti belli ki. Bugün bakterilerin yaptığı gibi, birçok kendimize iletişim molekülleri gönderip tüm kendilerimizle bir olarak yaşamaya devam ediyorduk. Mesela kendiniz gibi bir milyar insan düşünün, tıpkınızın aynısı, biriniz doğarken öbürünüz ölüyor ama siz durmadan çoğalıyorsunuz. (Aman Allahım, ne kabus! Bir tanesine dayanmak bile ne kadar zorken!)

Sonsuza kadar yaşamak için diğer kendimizi arama yolculuğunda kimyasal bir iletişim yöntemi olarak sevgi


İngilizcede, "yaşlı ve huysuz kadın" anlamına gelen "old bag -eski torba" deyimi kadar Kraliçe Victoria dönemini anlatan bir söz yoktur benim kafamda. Victoria dönemi, katı ve kuralcı ahlakçılığıyla yalnızca çıplaklığı değil, karı kocanın bedenlerinin birbirine değmesini bile yasaklamış, reddetmiş ve günah addetmiştir. Eşler, birbirleriyle sevişirken tüm vücutlarını kapatan, yalnızca gerekli yerlerde birer küçük delik bulanan elbiseler, görünümleri itibariyle "torba"lar giyerlerdi. Kadın yaşlandığında giydiği torba da artık eskir, yıpranır, "eski torba" olurdu.


Victoria dönemi kadınlarının kıyafetleri bile onların iş ve sosyal dünyadan uzak durmaları üzerine tasarlanmıştı. Kendilerinden istenen tek şey, iyi bir anne ve eş olmalarıydı. Dindarlığın epeyce baskın olduğu bu dönemdeki yaşam tarzı ve kadına bakış açısı (kıyafetleri dahil) bizim şu andaki dindar kesiminkiyle büyük benzerlik taşıyordu. Şehirlilerin ahlakçılığının engellediği "kimyasal iletişim" ise işçi sınıfı arasında epeyce yaygındı. "Ben senin bildiğin kızlardan değilim," deyimi büyük ihtimalle o zamandan kalmıştır, zira seks, sokak hayvanlarının ve düşük sınıfın faaliyet alanı olarak görülürdü. Eşcinsellik gibi "sapkın" davranışlar, 1830'a kadar İngiltere'de idamla cezalandırılmıştır. Eşcinsellerin şimdilerde kendilerine uygun gördükleri "gay" kelimesi ise o dönemde Londra'da sayıları 80.000'in üzerinde olan sokak fahişeleri için kullanılmaktaydı.

Victoria ahlakçılığının temel varsayımı, seksin sadece üremek için gerekli olduğuydu. Oysa, seks, tüm organik varlıkların kimya yoluyla iletişmelerinin en etkili yoluydu; onsuz herkes sağır, herkes dilsizdi.

Bir diğer varsayım da insan salgılarının "iğrenç ve hastalıklı" olduğuydu. Canlıların birbirleriyle salgı değiş tokuşunun, eşlerin birbirlerine keyifli hikayeler anlatmalarının, hislerini ifade etmelerinin, yorucu bir günün ertesinde yan yana oturup el ele tutuşup sakin bir sohbete dalmanın milyonlarca yıldır süre gelen bir yolu olduğunu fark edememişti Victoria ahlakçılığı.

Küçük çocuğunuz varsa ya da anaokulunda çalışmışsanız, 3-4 yaşındaki çocukların hayal kırıklığı yaşadıklarında masalara, sandalyelere, duvarlara sürtünerek mastürbasyon yaptıklarını bilirsiniz. Çevremize salgıladığımız iletişim salgıları diğer kendilerimize ulaşamadan havada uçuşa uçuşa kaybolmuşsa, kayboluyorsa, hislerimiz sahipsiz kalıp kendi içimizde döne döne bizi de girdabına çekiyorsa, siz, ben, yetişkin olarak hepimiz daha mı farklı davranırız ki hayatımızda?

1 hücreden 100 trilyon hücreli sistemlere geçiş


Eğer yaşamımızda her şeyin mükemmel olduğu bir dönem varsa, o da annemizin karnında geçirdiğimiz o geri dönülmez 9 aylık süredir. Her şeyin bize yettiği ve fazlasını istemeye gerek duymadığımız tek dönemimizdir. Doğduğumuz andan itibaren bizden koparılmış diğer parçamızı, yani sıcak yuvamızı ve kendiliğinden gelen besin kanalımızı büyük bir çaresizlik ve açlıkla arar dururuz. Eğer sevgi ve aşk denen duygulara sahip olmasaydık, büyük bir ihtimalle, çoğumuz bir aylık, hatta bir günlük bile olmadan ölüp giderdik. Aşk bize, kaybettiğimiz diğer parçalarımızı bulmamız için ihtiyacımız olan gücü ve dayanıklılığı vermektedir.

Tek hücreli bir bakteri için bölünmek pek de zor bir iş değildir, ancak 100 trilyon hücreden meydana gelen biz insanlar için bölünmek pek de pratik sayılmaz. Canlılar geliştikçe, yaşamını sürdürebilmek için daha farklı yöntemler bulmak zorunda kalmışlardır. Yumurtlamak, milyarlarca yıl öncesi için dahiyane bir çözümdür. Ancak sistemler daha da geliştikçe, yumurtaların gelişme süreleri uzadıkça, güvenli büyüme için karın bölgesinin kullanılmaya başlaması canlı organizmalar dünyasında tam bir devrimdir. İnsanların evrilerek daha yetkin varlıklar olabilmeleri için bu bile yeterli olmayacak, gelecekte yepyeni yöntemlerin bulunması gerekecektir.

Tek hücreli bir sistemden 100 trilyon hücreli bir sisteme geçmek, organizmaların yaşamlarını sürdürmeleri konusundaki perspektiflerini de derinden etkilemiştir. Bir bakteri bölünerek kolayca iki tane kendisi olurken ve iki kendisi arasındaki ilişkiyi minik moleküller salgılayarak basit tarafından hallerken, biz insanlar kadın ve erkek olarak ancak iki kişi bir araya gelerek yeni bir sistemi (çocuk) oluşturabilmekteyiz. Üstelik ortaya çıkan yeni insanın onu oluşturan ikiliden bağımsız farklı özelliklere sahip olması işin özünü epeyce karmaşıklaştırmıştır. Tek hücreliyken “kendi yaşamını sürdürme” olan amaç yine işin temeli olarak kalırken, artık çocuğun, ailenin hatta koca bir “türün sürdürülmesi” gibi komünal amaçlar kazanılmıştır.

Entelektüelleşen aşk


Aşk, çizim: Sinan Torunoglu
Yirmi küsur yıl önce yaptığım, aşkı ifade eden çizimlerimden nispeten edepli olan bir tanesi. Beynimiz entelektüelleştikçe, kendimizi ruh ve beden diye ikiye ayırmadan bir bütün olarak algılama yetisine kavuşuyoruz. Aşk entelektüelleştikçe de aşk ve seks ayrımı büyük oranda ortadan kalkacaktır eminim.

Kendi yaşamımızdaki ya da toplumdaki her değişiklik, milyonlarca yıllık bir perspektiften baktığımızda, insan evriminin çok sayıdaki aşamalarından birini oluşturur, ne kadar küçük ve belirsiz görünse de. Benim görüşüme göre, entelektüelleşme, son on bin yılın en büyük insan evrimidir. Ve hayatımızı tek başına temelden etkileyen en önemli öğedir. Nasıl ki, bölünme milyarlarca yıl sonra “karında yumurta büyütme” olarak karşımıza çıkıyorsa, “bilgi edinme, saklama ve işleme” fonksiyonları da işin azameti karşısında çok merkezli ve aşamalı yapıya kavuşmuştur. Bu gelişmenin bizim aşk kimyamıza, yani kendilerimizi bulma serüvenimize etkisi, sandığımızdan da güçlü olmuştur. Entelektüelleşme ile düşünce dünyamız yaşamımızda patates soymaktan daha fazla yer kapladıkça, düşünsel birleşme ve bağlanma arzusu neredeyse her şeyden daha fazla önem kazanmıştır. Eskiden “bana iyi yemek pişirir, sağlıklı çocuk doğurur mu” düşüncesinin yerini, artık, “düşünceleriyle benim düşüncelerimi ileriye taşır mı” tasası almıştır. Çekiciliğin parametreleri değişmiştir. Ya da daha doğrusu, dünya nüfusunun şimdilik az bir bölümü için değişmiştir.

Entelektüelleşmenin bir diğer sonucu da, daha önce çok daha basit parametrelerle çıktığımız “diğer kendilerimizi arama yolculuğu”, gelişmiş parametrelerle seçici ve bir o kadar da ulaşılması zor olmaya başlamıştır. Kimyasal iletişim, karında yumurta büyütme gibi süreçlere geçilebilmesi ancak Anka kuşu kadar nadir elde edilen “entelektüel bütünleşme”nin gerçekleşmesiyle anlam kazanır olmuştur.

Buradan nereye gideceğiz?



Stanley Kubrick'in "Clockwork Orange" filminin bir sahnesinden esinlenmiş duvar graffitisi. Film, Amerikalıların pek sevdiği davranışçı psikolojinin faciasını konu alıyordu. Dışadönüklerinin nüfusa oranı %70'e varan ABD'nin reklam ve iletişim formüllerini %70'i içedönük olan Türkiye'ye uyarlamaya çalışan iletişimci ve reklamcıların yarattığı facia da ayrı bir konu tabii ki.

100 trilyon hücrelik hacmimize güvenip 1 hücreli halimizden bu yana taşıdığımız kimyayı küçümsemek büyük hata olur. Meslek olarak iletişim ve reklamcılık “kimya ile iletişim”i şu andakine göre çok daha temelden kavramalıdır. Bunun için daha bir çok konunun şifresini çözmemiz gerekir. Zamansızlık nedeniyle şimdilik bu kadarlık "deşme" yapıyorum, ileriki yazılarımda bu konuya geri döneceğim, biraz sabır lütfen.

Bu yazıyı bitirmeden, bakteriler hakkında biri iki şey daha söylemek istiyorum. Belki bilirsiniz, beynimiz bakteri gibi yabancı varlıkların girişine karşı neredeyse mükemmel bir şekilde korunmaktadır. Bir bakterinin beyin bölgesine girip kendisine ziyafet çekmesini düşünmek bile akla ziyandır. Ancak kullandığımız antibiyotikler bu yolu da bakterilere açmış görünüyorlar. Antibiyotikler, bakterilerin kabuklarını delip geçer ve onları öldürürler. Vücudumuzda biriken bakteri kabukları kandaki bazı proteinlere yapışıp kalbe ve beyne giderler. Sonrası facia tabii ki.

Yazının başında sözünü ettiğim mikrobiyolog Bonnie Bassler ve ekibi, bakterilerin iletişimleri konusundaki keşiflerini yeni tür bir antibiyotik üretiminde kullanmaya niyetliler. Bakterilerin birbirleriyle iletişimlerini karıştırarak, saldırı için yeterli sayıya ulaştıklarını öğrenmelerini engellemeye çalışacaklar. Ne kadar insafsız bir yöntem değil mi? Yani düşünün, diğer kendilerimiz burnumuzun dibinde olduğu halde bunu hiçbir zaman bilmeden aşksız sevgisiz geçip gidecek ömrümüz. Zavallı bakteriler, zavallı biz; iletişimimizle oynayacağınıza bizi öldürün daha iyi. Molière oyunlarının bir karakteri olarak yaşamaktan kurtuluş yok belli ki.

2 yorum:

emrem dedi ki...

Bilgilendim gerçekten teşekkür güzel yazınız için.

Sinan Torunoğlu dedi ki...

Yazının hiç olmazsa bir kişinin, özellikle de TED'in (www.ted.org) keyfini süren birisinin işine yaramış olmasına çok sevindim.