
Uçağa atlayıp New York'a gittiniz. Taksi şoförüne, "Çek oğlum Moma'ya," dediniz. Girdiniz mi Modern Sanat Müzesine. Karşınızda Pollock. Hadi bakalım, şimdi ne yapacaksınız? "Bu da ne?!." diye ukalalık mı yapacaksınız, yoksa, evet yoksa...
İnsanın bir şeyleri, birilerini sevmesi çok güzel bir şey. “Yaşamın anlamı bu duygudur” diyebilir miyiz, ona siz karar verin. Ama bana yaşamın anlamını ve hatta özetini sorarsanız, cevabım hazır: Parata pırata porota.
Önceki Pazar günü, Riva yolundaki Alibahadır köyü civarındaydı sanıyorum, çayırda otlayan kuzuları görünce o sevgi duyguları, hayatın sağına, soluna, altına, üstüne, yani her yerine karşı duyduğum sevgi gönlüme akın etti. Zihnim, kuzuları kuzu olarak görmekle, yenilecek sağlıklı et olarak görmek arasında bocalamadı dersem doğruyu söylemiş olmam.
Üstelik aylar öncesinden “pesetaryen (ing. pescetarian)” olmama rağmen. (Pescetarian = vejetaryen + et olarak yalnızca deniz ürünleri yiyen demek.) Bu kararı almamda tavuk ve sığırlara bolca gelişim hormonu enjekte edilmesi ve GDO’lu yemlerle beslenmesi kadar tabağımızdaki çoğu sağlıksız gıdanın etle birlikte gelmesi ve tabii ki vicdani gerekçeler sebep olmuştu. Sebze ve meyvenin da marketlerde satılanı değil, mümkün olduğu ölçüde çevredeki bostanlarda klasik tohumlardan ve doğal gübreyle yetiştirilenlerini yemekteyim. Bu sayede yalnızca sağlıklı değil, lezzetli sebzelere de kavuşabildim uzun bir aradan sonra.
En güçlü kumandanların bile önünde diz çökecekleri bir insan, bir varlık, bir düşünce, bir teslimiyet muhakkak vardır.
Ruhumuz ve bedenimizle bu hayatta sağlıklı ve “havadar” kalmak pek de kolay değil. Yanıbaşınızda sizi sevecek, güvenilir insanlar bulunacak, o da yetmeyecek, yaşam yolculuğunuzun her aşamasında “sizi seven insanlar kontenjanı” hakkınız olacak, elinizdeki kuponlar karşılıksız çıkınca da suçlayıp kinlenecekleriniz eksiksiz yerlerini alacak. Sistem, organik tarım gibi tıkır tıkır çalışabilecek yani.
Ömrümüzün, “Ben sevmeyeyim, onlar sevsin”, “ben seveceksem onlar da sevsin”, benmerkezciliğiyle ya da “beni sevmiyorlarsa ben kötüyüm, yetersizim,” benzeri özdeğer kuşkularıyla sarkaç gibi sallanıp geçmesi hayatın gerçeği. Bu gerçeğin getirdiği hayal kırırlıklarına kendimizce bulabildiğimiz tek çözümse beyaz bayrağı çekip teslim olmak. Üstelik “Hayır, hiç bir zaman, asla teslim olmayacağım,” diye isyan ederek teslim olmak. Benim, “survival of the intellect/zihnin yaşam savaşı” dediğim teslimiyetler. En güçlü kumandanların bile önünde diz çökecekleri bir insan, bir varlık, bir düşünce, bir teslimiyet muhakkak vardır. İstisnasız.
Karar vermek, bir ömür artı bir saniyedir. Yıllarca iş yaptığınız bir bankayı değiştirmek, 90 yaşında kitap yazmak, 40 yıllık eşinizden ayrılmak, hepsi görünürde bir saniyelik bir kararın sonucudur. Ancak biliriz ki, bu bir saniyeye ulaşmak için yıllar gerekmiştir. Ve bu bilgi kadar bizi rahatlatacak başka ne olabilir ki? Düşünsenize, tüm kaos sonunda bir dengeye ulaşıveriyor, hayatın huzurunu, keyfini, cennetin tadına doyulmaz meyvelerini yiyebiliyoruz.
Dengeye ulaşmak için bizlerin yarata geldiğimiz kaos devasa bir boyutta bir dengeye ulaşıyorsa, bizlerin o dengeden haberi olamaz.

Ama eğer hayat parata pırata porota ise, yani dengeye ulaşmaya çalışanların yarattığı bir kaos ise, karar vermek bir ömür artı bir saniye değil de, bir milyon karar artı bir milyon saniye ise ve her verilen karar, sizi bir dengeye ulaştırmaktan çok yeni bir karar saniyesine taşıyorsa? Dengeye ulaşma düşüncesinden, çabasından tamamen vazgeçmemiz mi gerekiyor?
Bir tanrı varsa, kesin olan şu ki, bizden haberi bile yoktur. Ve bir denge varsa, yani dengeye ulaşmak için bizlerin yarata geldiğimiz kaos devasa boyutta bir dengeye ulaşıyorsa, bizlerin o dengeden haberi olamaz.
Bilgisayarlar henüz “elektronik beyin / kompüter”ken, Türkiye nüfusunun neredeyse tümünün birbirlerine anlattığı bir fıkra vardı. Fıkra şu: Amerikalılar insandan zeki olduğunu söyledikleri çok gelişmiş bir kompüter yaparlar. Ne kadar zor matematik problemleri sorulursa sorulsun, kompüter saniyesinde cevap verir. Soru sorma sırası bir Türk’e gelir, bizimki, “Ne var, ne yok?” diye sorar. Kompüterin aklı karışır, cevap veremez, devreleri yanar, çöker. ("Türk'ün aklı elektronik beyni yendi" mavrası yani.)
Zihnimiz de o “kompüter” gibidir, kaosu kavrayabilecek, sindirebilecek kapasite ve güce sahip değildir. Bir tanrı olacak, o tanrı bizi şahsen tanıyacak, gözetecek ve dertlerimizle ilgilenecektir. Verdiğimiz bir saniyelik kararlar her zaman büyük bir dengenin parçası, bir sebep ya da kaderin, kehanetin sonucu olacaktır. Ve kaostaki tüm bir saniyeler, yaşamımızı etkileyen başka başka bir saniyeler aslında büyük bir planın aşamaları olarak hayatımızda yer alacaktır. Zihnimiz bize bıkmadan, usanmadan böyle bir dünya telkin eder, bunlarla büyür, bunlarla yaşar ve ölürüz.
“Sonsuzluk” dediğimiz ölçü ne kadar hesaplanabilirse, kaos da o kadar hesaplanabilir.
Bazıları, “kaos bir düzendir,” der ve kaosu hesaplamaya çalışır. Bir diğerleri, “kelebek etkisi”ni, yani bir kelebeğin kanat çırpışının, okyanusun öte yakasında fırtınaya sebep olabileceğinin irdelenebilir ama hesaplanamaz olduğunu ileriye sürerler. Benim kanıma göre, “sonsuzluk” dediğimiz ölçü ne kadar hesaplanabilirse, kaos da o kadar hesaplanabilir. Zihnimiz bu hesaplanamazlığa karşılık adına “sezgi” dediğimiz hayranlık verici bir hesaplama aracına sahiptir. Sezgi sayesinde tüm evreni, yaşamı ve yaşamla ilgili her şeyi elimizde tek bir veri bile olsa, üstelik veri yanlış bile olsa, hesaplayabiliriz ve yaşar gideriz işte. Parata pırata porota.
Cesaretim olsa pesetaryen yerine vejetaryen de olabilirdim ki büyük ihtimalle o yöne doğru yol alıyorum. Yıllar önce bir dönem tavuk eti yiyememiştim. Daha sonra da uzun yıllar balık yiyemedim. Balıkçıdaki canlı balıklara baktığımızda çoğumuz “taze yemek” görürken, ben “can çekişen balıklar” görürdüm, hala da görüyorum. “Vicdan” diye adlandırdığımız münasebetsiz kontrol mekanizması olur olmaz her işe burnunu sokuyor maalesef ve hayatımızı yönetip şekillendiriyor. Şaşkın koyunlar gibi dolana geldiğimiz bu hayatta bizleri türlü çeşitli bir saniyelik kararlara doğru kışkışlıyor.
Vicdanımız hayatımızda “çoban köpeği” görevi yapıyorsa, sevgi duygusu da sopanın ucundaki havuç gibi bizleri bir şeylere çeke çeke sürüklüyor. Sadece ve sadece sevgiyle tüm teslimiyetleri gönüllü olarak kabul edebiliyoruz, hatta balıklama dalıyoruz. Şikayetçi miyiz? Kesinlikle değiliz.
Gözlerimizi ufka diktiğimizde, denizlerimiz, okyanuslarımız ne kadar da kıskandırıcı bir sakinlik ve dengeye sahip görünüyorlar. Hatta ulaşmayı çoğumuzun hayal bile edemeyeceği, huzursuz çizgilerin birbiri üzerine yığıldığı o yalçın dağlar ne kadar da gururlu bir “duruş” sergiliyorlar. Bedenlerimiz ve ruhlarımız, kollarımız, gözlerimiz, duygularımız, bacaklarımız, yüreklerimiz ne kadar da muhteşem bir eşgüdümle bu dünyanın ve yaşamın üzerinde keyifle yol alabiliyorlar.
Kendimiz ve çevremizle böylesine kararlı bir dengeyle çevriliyken “kaos” nasıl gerçek olabilir ki? Olabilemez mi? O zaman zihnimizdeki bu kargaşa neden? Neden o beni sevmiyor? Bugün neden mutlu değilim? Neden açlıktan ölmek üzereyim? Neden üşüyorum? Neden istediklerimi yapamıyorum? Hücrelerim neden isyan edip beni kanser ediyorlar? Bedenim neden çürüyüp dağılacak?

Öldüğümde böyle görünmek isterim; doğru yerde doğru şekilde teslim olmuş şekilde yaşamak ve ölmek ve o güzelim çiçeklerin, otların arasına karışmak, sonsuza kadar gökyüzünü seyretmek isterim. (Fotoğrafın adı "Hiç bir zaman teslim olma". Yorumu size bırakıyorum.)
“Bu kadar yakınken neden bu kadar uzak?” bizleri bitiren cümledir. Bu soruyu sorduğumuz an hayatın o muazzam kaosuna zihnimizle bedenimizle adım atmışız demektir. Annemizin sevgisinden kopmuş, göbeğimizdeki beslenme tüpünü kesmişiz demektir. “Dengeye ulaşma virüsü”nü kapmış ve hangi gemiyle, ne kadar hızla gitsek de ufuktaki dinginliğe hiçbir zaman yaklaşamayacağımız bir yolculuğa çıkmışız demektir.
Kaosun egemen olduğu yaşamımızda ele geçirebileceğimiz tek çare belki de korkudan, bezginlikten uzak “onurlu bir teslimiyet”tir. El ele tutuşarak, zihin zihine bağlanarak ufka doğru yüzmekten başka onurlu bir çözüm yoktur belki. Ve bu ne kadar da zor, ne kadar da uzaktır.
***
"Zihnin yaşam savaşı"nın ne kadar nalet bir şey olduğunu görüyorsunuz değil mi, o kadar kaos edebiyatından sonra yazıyı getirip "onurlu teslimiyet" denen denge noktasına bağlamak zorunda kaldık. İşimiz zor, çok zor... Ama nasıl ki domatesimizde, biberimizde o güzelim lezzeti yeniden bulabildiysek sonunda, hayatta da lezzeti bostan bostan dolaşıp keşfetmek zorundayız. Her şeyimizden fedakarlık yapabiliriz, kolumuzu bacağımızı kesip geride bırakabiliriz ama zihnimizin imparatorluğunu terk edemeyiz. Kaosun muhteşem güzelliğiyle yaşamaktan, "hayataryen" olmaktan vazgeçemeyiz. (Yok canım...)
Parata pırata porota.















0 yorum:
Yorum Gönder