Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Pazar, Ocak 25, 2009

Ocak düğmelerinin yerleşim ve kullanımı: Felaket bir kullanılabilirlik yazısı


Kritik öneme haiz olan düğmeler soldakiler. O kadar ocak kullandım, en anlaşılır olanlar bunlar, yine de 2. ve 3. düğmelerde hala zorlandığımı kabul etmeliyim. Buradaki tek problem, fırın ve tüm ocaklar tek bir "yanıyor" düğmesini paylaşıyor. Belki alevli ocaklarda gerek yok, ama seramik ocaklarda her ocak düğmesinin yanında bir de uyarı ışığı olmalı diye düşünüyorum. Fırının üreticisi Electrolux.

Donald A. Norman, "The Design of Everyday Things" adlı kitabıyla, hayatımızda bize kan kusturan basit tasarım hatalarını "afişe" etmiş, benim gibi, "Bu niye böyle de şöyle değil," diye her gördüğü obje hakkında ve olur olmaz her konuda ahkam kesen, şikayet eden, yeni tasarımlar öneren kişileri "hastalıklı, takıntılı, habis ruhlu kişilikler" olmaktan kurtarıp bir nevi aklamıştır.

Kapıların ne yöne açılacağı, evdeki elektrik düğmelerinin nasıl sıralanacağı, ocaklardaki düğmelerin nasıl yerleştirileceği gibi basit görünen ama bir türlü çözülemediği için demek ki çok zor olan tasarım problemleri hayatımızdan çıkmış değil. "3-5 düğme"yi bile nasıl yerleştireceğimizi halledememişken, müzik setleri, televizyon, dijital fotoğraf makinesi, cep telefonu, kişisel bilgisayar gibi çok fonksiyonlu "makineler" ile nüfusun büyük bir bölümünü cahil konumuna düşürüverdiğimiz de işin cabası. Yüzyıl öncesinin özel eğitim görmüş mühendisleri tarafından kullanılabilen makinelerin yüz misli karmaşık olanlarının genç yaşlı herkes tarafından kullanılabilmesini beklemek bir tür çılgınlıktı belki de. Ama biz henüz farkında olmasak da, medeni dünyanın mühendis ve tasarımcıları daha büyük çılgınlıkların peşine düşmüş durumdalar.

Cep telefonunu kullanmayabilirsiniz, televizyonu sadece iki düğmeyle yönetebilirsiniz, bunlar sizin hayatınızı zehir eden ya da tehlikeye atan tasarım sorunları değil. Ancak yeni çağ, hayatımızın tüm aşama ve sürecini kontrol eden "makine sistemlerine" teslim olacağımız bir dönem olacak.

Donald A. Norman, "The Design of Future Things" adlı yeni kitabında, bir sonraki aşamayı, artık, "ben kullanmıyorum" deyip bir kenara koyamayacağımız makineler çağının "kullanılabilirlik" sorunlarını ele alıyor.

"Bu konuyu dert etmeli miyiz, kitabı alıp okumalı mıyız?" diye sorarsanız, hayır, dert etmenize, okumamıza hiç gerek yok. Zira bizler geleceğin tasarımında 5 kuruşluk bile yeri olmayan ülkelerden biriyiz. Daha temel sorunlara, mesela ocaklardaki düğme yerleştirme meselesine, evimizdeki elektrik düğmelerinin hangisinin hangi ışığı açıp kapayacağı gibi konulara konsantre olarak da kendi çapımızda büyük işler başarabiliriz. 15 dakikalık yürüyüş mesafesinde kaybolan gençlerimizin donarak ölmesini bile engelleyecek sistemlere sahip değilken, şöförsüz ulaşım araçları gibi gelişmiş teknolojileri tasarlamaya kalkışmak zor bir hayaldir zaten. (İnsan bekliyor ki, Türkler bunu okuyunca çok hırslanacaklar ve değil şöförsüz, araçsız ulaşım teknolojilerini gerçekleştirecekler...)

Böyle bir yazıda benden beklenen, "web sitelerinde kullanılabilirlik" gibi konular üzerinde bir şeyler yazmak, kendi deneyimlerimi ve çabalarımı anlatmak doğal olarak. Bunu özellikle yapmayacağım, zira bu konuda yeterince nefes tükettim, vergilerimi fazlasıyla ödedim. Ben şimdi evimdeki ocağın üzerindeki düğmelerin sırası ve uyarı ışıklarının tasarımı ile ilgilenme safhasındayım. Bu konudaki düşüncelerimi kağıda döküp tüketici önerisi olarak imalatçı firmaya göndereceğim. O işi bitireyim, sırada daha elektrik düğmeleri meselesi var.

Perşembe, Ocak 22, 2009

Turkcell: Kurumsal iletişimde yeni macera

Aslında söyleyecek pek fazla bir şey yok; Uludağ'da donarak ölen Ümit Özgen'in bulunduğu koordinatların bilgisinin Turkcell tarafından 4 saat boyunca gözünü sevdiğim kurallar nedeniyle babasına ya da güvenlik birimlerine hatta kendisine bile verilmemiş olmasını siz kime fatura edersiniz bilemem. Ama Turkcell bizlere şu sorunun cevabını versin lütfen: Dağda kaybolan kişi, mesela Başbakan ya da Karamehmet olsaydı da aynı kuralı aynı şekilde ve aynı kararlılıkla işletecek miydi?

Benim Turkcell'den bir talebim daha var; lütfen Ümit Özgen'in babasıyla yapılan konuşmanın bantlarını açıklayıversin, bu işler nasıl oluyormuş, bir baba oğlunun ölme tehlikesi karşısında nasıl oyalanmış, çok, ama çok merak ediyorum, hangi iletişim beceri ve tekniklerinin kullanıldığını merak ediyorum.

Benim düşüncem; insan odaklı olmayan tüm kurumsal iletişim faaliyetleri eninde sonunda bu tür trajedilere yol açacaktır. Umarım, bu son macera olur.

Ümit Özgen'in arkadaşına son mesajı: "Ölüyorum Sinan"


Gazeteport'tun "Ölüyorum Sinan" haberinden:

Ölürken bile Turkcell'e para kazandırmış: Snowboard yaparken 19 Ocak Pazartesi günü saat 12.00 sıralarında kaybolan Ümit Özgen, arkadaşı Sinan Uçkan'ın cep telefonuna ilk mesajı saat 15.47'de gönderdi. Bu mesajında, oteller bölgesini bulabilmek amacıyla bir fişek atılmasını istediğini,''Ya fişek yok mu'' cümlesiyle aktaran Özgen, saat 17.03'te, ''Acil helikopter, hava kararmadan 1 saate donarım'' yazılı mesajı yolladı.

Arkadaşlarıyla birlikte Özgen'in kullandığı cep telefonu hattının bağlı olduğu GSM operatörünü aradıklarını ve yaklaşık 4 saat sonra bir sonuç alabildiklerini iddia eden Uçkan, ''Savcılık izninin ardından GSM operatörü yetkilileri yaklaşık 2 saat sonra yazının tamamlandığını ve 20 dakikaya yanımızda olacağını söylediler. Ama bu yazının bize ulaşması 4 saatten fazla sürdü. Ayrıca belirtilen koordinatlar Yunan adalarında bir bölge çıkmış'' dedi.

Gazeteport haberinin tümü

Çarşamba, Ocak 21, 2009

Bürokratlar çıldırmış olmalı: Sansürün ikinci aşaması, özel hayata tecavüz geliyor


Kırmızı kuşak ülkeleri (Youtube'a erişimi yasaklayan ülkeler): BAE, Brezilya, Çin, Endonezya, Ermenistan, Fas, İran, Suriye, Suudi Arabistan, Tayland, Türkiye. Kaynak: Dr. Yaman Akdeniz ve Dr. Kerem Altıparmak'ın internet'in Türkiye'deki yasaklanma ve sansür serüvenini anlatan, "İnternet: Girilmesi Tehlikeli ve Yasaktır" adlı kitabı.

İnternet sansür yasasına toplumdan ve internet kullanıcılarından tepki görmeyen hükümet ve bürokrasi yeni çılgınlıklar peşinde:

Vatan gazetesi kaynaklı İnternethaber.com haberinde, Telif Hakları ve Sinema Genel Müdürü Doç. Dr. Abdurrahman Çelik'in anlatımıyla "devrim niteliği taşıyacak proje (!)" şöyle:

"Doğrudan internet ortamında MP3 ve video formatındaki dosyaların paylaşımı kontrol ediliyor. Sistem yasal olmayan indirimleri otomatik olarak seçiyor. İlkinde doğrudan kanunla ilgili madde yazılarak, ’yasal bir indirim yapmadınız’ uyarısı yapılıyor. Korsan indirim devam ederse yasal işlem başlatılıyor. Yasada bir ceza maddesi olmadığı için bu işlemi yapanlara nasıl bir ceza verileceği henüz net değil. Ancak yapılacak yasal düzenlemeyle para cezası, işin yoğunluğuna göre de hapis cezası verilmesi hedefleniyor. Adalet Bakanlığı ve Telekominikasyon Üst Kurulu’yla yapılacak görüşmelerin ardından bu netlik kazanacak. Yasal düzenlemenin sağlanmasının ardından proje hayata geçecek.

Anladınız mı? Sizin hangi sitede ne yaptığınızı izleyip beğenmedikleri bir durumda size "uyarı" gönderecekler, daha sonra da cezalandıracaklar. Hadi bakalım. Gerekçe ne? Korsan film indirmek. Bugünkü gerekçe bu, peki yarınki?

Polis Devleti 2.0'ın, yeni sürümü 2.1 beta bürokratların mutfağında hazırlanıyor. Sizler "Bana ne ya!" demeyi sürdürdüğünüz sürece, bu zihniyet daha çok sürümler çıkarır.

Perşembe, Ocak 15, 2009

Yemyeşil bir çimen olarak yaşamak


Atatürk Arboretumu, İstanbul

Yukarıdaki fotoğrafı çekip kamerayı çantaya yerleştirdikten sonra, uzakta gördünüz her ağacı, her çalıyı, çimeni otu çiçeği teker teker okşayacak, teker teker sevecek ve içimdeki duyguları paylaşacağım. Ve bir ihtimalle, çimene uzanıp çayır kokusunun uçuşmasını, bulutların çiselemesini sessizce izleyeceğim. Ne web, ne internet, ne müşteriler, ne marka, iletişim, imaj, algı, ıvır zıvır, hiç birisi bu dünyanın bir parçası olamayacak. Yemyeşil bir çimen gibi yaşayıp ıslanmış bir sincap olarak yola koyulacağım.

Müjde: Web siteniz uluslararası ödül kazandı!

İnternetin en büyük özelliği, eskiden büyük paralar tutan bazı işlerin neredeyse sıfır maliyetle yapılabilme imkanı sağlamasıdır. Özellikle gençler, internetin bu özelliğini çok sevmişler ve büyüklerin, para sahibi olanların tekelinde olan çoğu konuya şempanze gibi zıplayıp dalıvermişlerdir.

10-15 yıl önce "web ödülleri" meselesi çok modaydı; Yarışma açabilmek ya da ödül verebilmek için tek yapmanız gereken, bir ödül bannerı tasarlamaktı. Bir web sitenizde ödül verirken, bir diğer sitenizde almış olduğunuz ödüllerle caka satabilirdiniz. Bu yarışmasız, kritersiz sahte ödüllerden bir kaç tane de ben almıştım, mekanizmanın nasıl çalıştığını anlamak için. Geçen yıla kadar da başkaca bir yarışmaya başvurmadım.

Özellikle son beş yıldır, web tasarım şirketleri sık sık web sitelerini yaptıkları müşterilerine uluslararası ödül müjdeleriyle geliyorlar. Herkes mutlu oluyor, herkes birbirini tebrik ediyor, ne kadar da iyi bir iş becermiş olduklarına hep birlikte ikna olup üst yönetimden takdir almanın sevincini yaşıyorlar. Hoş bir şey tabii ki.

Ben işin içinde olduğum ve de reklam dünyasının bu "ödül döngüsünü" iş yapmamış, para getirmemiş reklamların aslında mükemmel olduğu, sadece halkın ahmaklığı dolayısıyla iş yapmadığı, para kazandırmadığı konusunda müşterilerini ikna etme amacıyla, ya da gelecek kampanyanın fiyatını yükseltmek için bir araç olarak kullandıklarını bildiğimden ödüllere biraz şerbetli sayılırım.

Sistem şöyle çalışıyor: Gözünüze kolay ödül alabileceğiniz uluslararası bir yarışma kestiriyorsunuz. Yaklaşık 100-150 dolar arası bir parayı ödeyip yeni yaptığınız web sitenizle yarışmaya katılıyorsunuz. Bir süre bekliyorsunuz. Derken, müjde geliyor: Bilmem ne dalında altın ya da gümüş ödül kazanmışsınız. Havalara uçuyorsunuz. Tabii göremiyorsunuz ama sizinle birlikte belki bir kaç yüz ya da bin web sitesi tasarımcısı de havalara uçuyor. Yarışmanın ciddiyetine bağlı olarak katılımcıların %50-100'ü ödül almış oluyor.

Altın Örümcek Web Ödülleri


Geçen yıl "Bakalım ne olacak?" diye merak edip bir web sitesiyle Altın Örümcek Web Ödülleri'ne başvuruda bulunduk. Ön elemeyi geçtik, jüri elemesinde kendi kategorimizde ilk beşe girdik. Halk jürisi de bizi üçüncü yaptı. Bu işin dış yönü.

Geçen yılki yarışma boyunca web sitemizdeki trafiği incelediğimizde oylamaya ilişkin verilerden şöyle bir tablo çıktı:

Altın Örümcek Web Yarışmasında Ödül Alan Web Sitemize Gelen Oylama Trafiği

Oy verenler Ziyaret Sayısı Ziyaret Edilen Sayfa Sayısı Ziyaret Süresi (saniye)
Jüri Ön Eleme 3 1.67 00:00:06
Jüri Grup Oylaması 10 1.50 00:00:35
Jüri Final Oylaması 11 1.73 00:00:53
Özel Jüri Final Oylaması 3 2.67 00:00:40
Halk Oylaması 12 1.42 00:00:13

Benim bu ziyaretçi istatistiğinden anladığım tek şey; jüri, oylama sırasında anasayfa dışındaki iç sayfalara şöyle bir bakmış bakmamış, sitede kaldığı 40 saniye içerisinde 10 adet değerlendirme kıstasını şipşak ölçmüş ve kararını vermiş. Bizi ilk beşe koymuş.

Halk jürisi aşamasında herhalde hiç olmazsa 1.000 kişi falan gelecek, dikkatlice inceleyip karar verecek diye düşünüyorsunuz değil mi? Güzide halkımızı temsilen sadece 12 kişi gelmiş, bunlar da jüri üyelerinin yaptığı gibi anasayfanın ötesine pek gitmemiş, ama keskin zekaları sayesinde 13 saniyede kararlarını verip bizi üçüncülüğe layık görmüşler.

Altın Örümcek, bu yıl katılım bedellerini bir kaç misli arttırmış. Orada nasıl bir ekonominin işlediğini tabii ki bilemiyorum, ancak benim asıl merak ettiğim, "Restoran Bar" kategorisinde geçen yılın birincisi "Musa Ustam Ocakbaşı" bu yıl kaçıncı olacak acaba, ya da birinciliği kime kaptıracak? Hep birlikte izleyeceğiz.

Pazartesi, Ocak 12, 2009

Woody Allen, "Aşk nedir?" diye sormaya devam ediyor: Vicky Cristina Barcelona


Woody Allen, "Vicky Cristina Barcelona"film setinde Javier Bardem, Penelope Cruz ve Scarlett Johansson ile birlikte

İşini iyi yapan ve kendine güvenen bir yönetmenin filmini seyretmek ne kadar da keyiflidir. Alfred Hitchcock'tan bu yana çok az yönetmen bana böyle bir lüksü yaşatabilmiştir. İyinin ve kötünün ne olduğu konusundaki fikrini kafamıza vura vura anlatma meraklısı Amerikan sinemasından, yaşamın ve duyguların nasıl yaşandığına odaklanan Avrupa sinemasına bu güzelim "Barcelona" köprüsünü Woody Allen'den başkası inşa edemezdi zaten.

***

Filmden önce gösterilen reklamlardan hoşlanıyor musunuz bilemiyorum ama benim iki eleştirim var; (1) tüm reklamlarda hemen hemen herkes bağırıyor, (2) bu bağırtılar yeterli miktarda işitme hücrelerimizi (öyle hücrelerimiz olsaydı yani) öldürmüyor herhalde ki, sesi sonuna kadar açıyorlar, tamemen sağır olup SSK fonlarını boşaltıp bitirelim diye muhakkak.

Gösterilen reklamlar içinde, Efes Pilsen'in buğday birası Gusta'nın reklamı bence mükemmeldi. Hem Gusta'yı, hem de bu markayı seçenleri, farklı bir açıdan, farklı bir gözle bakanlar ailesine dahil ediyor. Gayet dengeli, amaçladığını doğru ve net anlatan, yüreğimize taşımak istediği duyguyu abartmadan ileten, ürüne "değer katan" bir reklam.

"Cesur ol, para harca!" reklamı kriz korkusunu yener mi?


Gusta'nın reklamı ne kadar başarılıysa, Eureko Sigorta'nın reklamı da o kadar "yanlış"tı. Amerika'nın en büyük sigorta şirketi AIG, müşterilerini maceraya sürüklediği için, "korkusuzca ev, han, hamam almaya teşvik ettiği" için, yanlış hesap kitaptan dolayı batmış, dünya sırf da bu tür "maceralar" dolayısıyla krize girmiş, ama sanki tüm bunlar olmamış gibi, bir reklamcı atın üzerine bir adamı çıkarıyor, eline bir bayrak tutuşturuyor, bizleri cengaverce ev bark araba almaya teşvik ediyor, "Hayatı cesurca yaşa!" diyor. O ödermiş problem olursa. Yani... bu kadar yanlış zamanda ve yanlış mesajla reklam yapılır mı? Bizim millet dünyadan çok mu kopuk, mağralarda mı yaşıyor, çevresinde olup bitenden tümden habersiz mi, bilemiyorum. Ama bu reklam iş yaparsa, yapıyorsa helal olsun, diyecek bir laf yok.

Web sitesini bizim yaptığımız HDI Sigorta'nın reklamcısı da Türkiye lansmanı için "Büyük Buluşma" diye benzer bir reklam filmi çekmişti. Bir televizyon dizisinden "ilham alınan" bu sahneler ya Almanların Türkleri nasıl algıladığını gösteriyor, ya da her ikisi de aynı reklamcının elinden çıkmış, bilemiyorum.

Son zamanlarda sinemaya gitmediyseniz, söz konusu reklam filmini Eureko'nun web sitesinde izleyebilirsiniz. Bu vesileyle evlere şenlik bir tasarıma sahip web sitelerini de görmüş olursunuz.

***

Woody Allen, sürekli soru soran, sorularına cevaplar bulan, cevaplarını yeni sorularla çürüten, buradan bir üst düzeye çıkıp diğer, başka, öteki soruları da soran ve cevap arayan bir ırk, bir tür, bir cins ve cinsiyetin insanı. Yaşamı, bir zeka oyunu, bir akıl yürütme seansları bütünü olarak algılayanların, yaşayanların kategorisine dahil. Woody Allen bugün 74 yaşında, hala soruyor ve cevaplıyor; yalnızca zihnimize ışıklar saçmakla kalmıyor, çekine çekine arkadan itelenerek ilerlediğimiz bu yaş merdiveninde gönlümüzü umutla dolduruyor.

"Yaptığım işlerle ölümsüzlük kazanmak istemiyorum, ölümsüzlüğü ölmeyerek kazanmak istiyorum" - Woody Allen

Cuma, Ocak 09, 2009

Hürriyet ile Gazeteport'un birbirinden ne farkı var?



İnternetteki haber sitelerini incelediğim yazıdan (5 Kasım 2008) bu yana Radikal ve Akşam gazeteleri web sitelerini yenilediler. Her ikisi de eski sitelerine göre daha iyi olmakla birlikte, ne yeterli bir tasarım kalitesine ulaşabilmişler ne de "farklı ve yeni" bir yol bulmayı denemişler. Sıradan köyün sıradan kavalcısı olmaya devam etmişler kısacası.

İnternetteki haber sitelerini kabaca 3 farklı kategoride değerlendirebiliriz sanıyorum:

(1) Gazete internet siteleri: Hürriyet, Milliyet ...
(2) Gazete internet sitelerinden alıntı yaparak içerik oluşturanlar: İnternet Haber, Ensonhaber ...
(3) Ajans haberlerinin yanısıra kendi haber ve içeriğini üreterek yayın yapanlar: Gazeteport.

Birinci kategoridekiler, internette yayın yapmaya, geç kalmamak, hazırlıksız yakalanmamak için başladılar. Mesela, Zaman ve Hürriyet gazeteleri, ilk web sitelerini açtıklarında internetin ticari niteliği henüz gelişmemişti bile. Bu web sitelerinin uzun yıllar boyunca şirket bütçelerine hiç bir katkıları olduğunu da sanmıyorum. Gazete yöneticilerinin ve yayıncılarının internet ortamındaki planları, hedefleri nedir bilemiyorum, ama "ruhen" hala basılı yayın gazetecisi olduklarını web sitelerinden ve iş yapma şekillerinden anlamak pek zor değil.

Öte yandan Gazeteport, internet konusunu daha da ciddiye almak zorunda, ne de olsa basılı yayınları yok. Ama temelde onlar da gazeteci. Bu yüzden internete yeni bir ruh, yeni bir yaklaşım getiremiyorlar. Büyük ticari işletmelere sahip olmadıkları için daha dik bir duruş sergileyebiliyorlar, ama o da şimdilik, yani başarılı olana kadar.

Gazeteciler, özellikle "halkın nabzını tutma" gibi konularda kendilerini pek bir beğenirler, ama iş inovasyona gelince, çok da başarılı olduklarını sanmıyorum. Yani görmüyorum örneklerini. Reklamcıların internetçi olamadıkları gibi gazeteciler de sahip oldukları ayrıcalıkları bırakıp yabancı bir alanda rekabet etmek durumunda kalmayı pek sevmiyorlar, büyük bir ihtimalle nefret bile ediyorlardır.

İkinci gruptaki internet haber sitelerini pek de ciddiye alamıyorum, kusura bakmasınlar. Diğerleri tarafından "kes yapıştır gazeteciliği" diye de tanımlanan bu grubu sokaktaki işportacılara benzetiyorum. Bu, işlerini ciddiyetle yapmadıkları ve işportacılıktan mağazacılığa geçemeyecekleri demek değil tabii ki. Ama internet yayıncılığında devrim yaratabilecek her hangi bir girişimde bulunabileceklerini beklemiyorum.

Türkiye pazarı diğer gelişmiş ülkelere oranla sığ bir pazar. Bu nedenle piyasa oyuncularının yeni girişimlerin önünü kesmeleri daha kolay. Yani pasta küçük, kavga büyük.

Perşembe, Ocak 08, 2009

Bilgileri korumaktan kendini koruma aşamasına geçtik: PD 2.0



Derler ki, 1957'den sonra bir nevi polis devleti vardı. İhtilal oldu, asker devleti oldu. Ben daha çok asker devleti zamanlarını yaşadım. "Yahu, polis devleti yıllarını bir türlü yaşayamadan geçti gitti hayatım, tüh tüh," diye hiç düşündüm mü, düşünmek aklıma geldi mi, gelmedi. Zaten gerek de yoktu, kendileri buyurup geldiler, polis devleti rejimi başköşeye kuruldular.

Biz eskiden, arkadaşlarımıza, dostlarımıza, müşterilerimize "verilerini" korumanın önemini anlatmaya çalışırdık. Hoş bizim anlatmamıza gerek kalmaz, ya bir virüs, ya da teknik arıza, tüm verileri alıp götürür, "dijital felaket" ile ilk elden tanışmış olurlardı.

Verileri korumanın 2 aşaması vardır; (1) altyapını sağlam tut, kapılarını yol geçen hanına çevirme (2) Yedekle yedekle yedekle.

Bu yedekleme konusu da ayrı bir alemdir tabii ki. Her şey her an yedeklenir, ama ne zaman ki yedeklenmiş bir bilgiye ulaşmak istersiniz, ihtiyaç meydana gelmiştir, ya yedeklediğiniz bilgi zaten bozuk olan istemediğiniz bilgidir, yani yedeklemede versiyon tutulmamıştır ya da her şey yedeklenmiş, sadece aradığınız veri yedeklenmemiştir. Konfigürasyon ayarlarına özen gösterilmemiştir, kısacası.

Bir süredir, benim herkese önerim şu: Bilgisayarınızda hiç bir bilgi, veri tutmayın. Yani bilgisayarınızı bir zamanların güzelim Türkçe çevirisi (!) ile, "aptal hizmetçi" konumunda muhafaza edin.

Sistem şu: word'e, excell'e mi ihtiyacınız var, olabilir. Bunların online versiyonunu kullanın. Google Documents bu konuda oldukça başarılı. Tüm çalışma dosyalarınızı orada tutun, istediğiniz dosyaları da dilediğiniz arkadaşınızla paylaşıma açın. E-postalarınızı da Google'da, Yahoo'da ya da herhangi bir yerde tutun, makinenize indirmeyin. Bazı programlar, online çalışıyor, onları kullanın, yalnızca online'da karşılığı olmayan yazılımları makinenize kurun.

Kullanıdığınız servislerde dikkat etmeniz gereken en önemli konu; bu servislerin Türkiye dışında olmasıdır. Zira, müşterilerimin benim sunucularımdaki e-postalarını kontrol etmek için, çalışma dosyalarına bakmak için polisin tam yetkisi vardır. (Mahkeme izni hikayesine pek aldırmayın, o dostlar alışverişte görsün meselesidir.)

Online servislerdeki dosyalarınızı yine başka bir şirketin online yedekleme servisine yedekleyin. (Bu millet Google'ı da yasaklayacak kadar kahraman olacaktır bir gün hiç kuşkusuz.) Her zaman SSL'li hizmet kullanın, yani adres çubuğunun başında "https" yazsın. Servisler bu özelliği "seçenek" olarak sunabilirler, ayarlardan bu özelliği etkinleştirin.

Önlemler paketi uzar gider, ancak yukarıdakilere çok önemli bir noktayı eklemek isterim: Şifrelerinizi makinenizde tutmayın ve çok aşamalı bir güvenlik sistemiyle koruyun.

Şu artık ortaya çıktı ki, hepimiz yaşamımızı "FBI Tanık Koruma Programı"ndaki gibi sürdüreceğiz. Sere serpe yaşamak daha uzun yıllar bize haram. İnternet çağındaki polis devleti, artık Sherlock Holmes gibi iz takip etmiyor, kendi verilerinizi size karşı kullanıyor, bu veriler hiç bir suç öğesi taşımasa da mahkemelerimiz sizi korumuyor, tam tersine yaşamınızın karartılmasına çoğu zaman aktif destek veriyor.

Asker yönetimi bilgisayar monitörlerini yasaklamıştı, polis devletinde ise bu tür ticareti engelleyici unsurlara pek rağbet edilmiyor, internet sansürleniyor. Ben yazarları, düşünce kuruluşlarını, yaşam koçlarını ve astrologları, yeni döneme uyum gösterebilmemiz için bizlere destek vermeye çağırıyorum. Ayrıntılı "yap-yapma listeleri" yayınlanmasını istiyorum.

Uzun lafın kısası; sorarlarsa siz beni tanımıyorsunuz, ben de sizi tanımıyorum, kapiş?

Pazar, Ocak 04, 2009

Şirketlerin "internet ve iletişim zekasını" yükseltmek zorundayız

Birinin yere çöp attığını görsek ve konuyu irdelemeye başlasak, konu genelleşir, genelleşir, "Bu memleket adam olmaz!" noktasına gelirdi, eskiden. Geçen zaman içinde epeyce gelişme oldu, küreselleşme devreye girdi, şimdi, "Bu dünya adam olmaz!" noktasındayız.

Karşılaştığımız en küçücük sorunun, en ufak tersliğin uzun bir merdiveni vardır, ve değil küresel, uzaysal, varlıksal bir boyutu bulunur muhakkak. Ama konu ne kadar derin ve ne kadar büyük bir sorunun parçası bile olsa, sokağa atılan o küçük çöpü yerden alıp çöp tenekesine atmamız gerekecektir. Başlangıç noktamız hep bu küçük ama gerekli hareket olmalıdır.

"Web yapma aşk yap," tam da budur işte, bir yandan eğilip yerden o kağıdı alıp çöpe atmak, diğer yandan da o kağıdı çöp olarak yere atmayanların sayısını çoğaltmaya çalışmak için çabalamak. Bunu çok da iyiliksever bir insan olduğum için yapıyor değilim; kendi yaşam kalitemi arttırmanın doğru ya da yanlış, safça ya da akıllıca, kahramanca ya da korkakça, sorumsuzca ya da sorumlulukla, geçerli ya boşuna bir yöntemi olarak yapıyorum. Ben webde yere atılan çöplerle uğraşırken, siz de büyük ihtimalle hastanelerde, eğitimde, düşünce dünyasında, toplumsal ahlakta, evinizde, işyerinizde ya da hayatınızın bin bir güzelim dakikasının içine atılan çöpleri temizlemekle uğraşıyorsunuzdur.

Bu blogda, web, tasarım, iletişim, internet konularında yapılan işleri değerlendirmek ve bazılarına iyi, bazılarına kötü demek zorundayım; yıllardır kazandığım tecrübeyle bu mıntıka temizliği yapma hakkını kendime tanıdım. Kim bilir ne emeklerle, uğraşla yapılan işlere "kötü yapılmış" demek, demekle kalmayıp bunu yazmak sanmayın ki çok kolay, benim açımdan üzücü. Ancak kötü bir işi görmezden gelmek ya da "İyidir, güzeldir," demek çok daha zor.

Sözü, 2008'in sonunda büyük iki şirketin yaptığı iki "naif" davranışa getireceğim; Türkiye İş Bankası web sitesi ve Eczacıbaşı yılbaşı kartına. Güzel yapılmış, eksik yapılmış, bunları bir tarafa koyalım, ancak her ikisinin de "büyük günahı", müşterisine "kendini özel hissettirememe" suçudur. "Kendimizi özel hissetme" talebimiz o kadar tavan yapmıştır, tüketicilerin gemlenmesi neredeyse imkansız öylesine büyük şımarıklılığıdır ki, hizmet aldığımız şirketlerin her hareketinde, her nefes alışında kendimizi özel hissedecek bir "nucleus" arar hale geldik. Sevgilimizden, anne babamızdan, arkadaşımızdan, yakınlarımızdan almamız gereken bu hisleri vermeye şirketler talip olduğundan beri, sevgili listesi yapmayı bırakıp, sevdiğimiz şirketler listesi yapmaya başladık.

İki büyük şirketin ortaya koyduğu "naiflik" belki tekil örnek olarak çok önemli gibi görünmeyebilir, yani dünyanın sonu değildir, ancak Süpermen'in x-ışınlı gözlerine sahip olmasam da, sorunun kaynağını ve ırmağın hangi denize aktığını görebilmenin zor olduğunu sanmıyorum.

Web bütçeleri artmadan işe yarar sonuç alamayız


Büyük şirketler, web sitesine olan bakışlarını artık değiştirmelidirler. Web sitelerinin yapımını bir film prodüksiyonu olarak ele almak, yaşam süresini bir televizyon kanalı gibi sürdürmek zorundadırlar. Yapım bütçelerini kesinlikle 100.000 doların üzerine çıkarmalı, yıllık bütçelerini 500.000 doların altına düşürmemelidirler. Bunu yapmadıkları sürece, web sitesini o şirketin ya da şu şirketin yapması hiç bir şeyi değiştirmez, şansına iyi bir tasarımcıya denk düşerlerse eli yüzü düzgün olur, ama daha ileriye gidemez.

Şöyle düşünün; Türkiye'nin en büyük bankalarından birinin web sitesi değişiyor, ama bundan kimsenin haberi olmuyor. İnternette bir arama yapıyorsunuz, benim gibi 2-3 kişinin dışında bu konudan haberdar olan ve iyi kötü görüş belirten kimse yok. Neresinden baksanız bir bankanın web sitesini değiştirmek şusuyla busuyla 6 aylık bir süreçtir en az. Bankanın halkla ilişkiler şirketi durumdan vazife çıkarmamış, reklam şirketi olayın mahiyetine uzak kalmış, bankada bu işlerle görevlendirilenler önlerindeki işe bakmaktan bir perspektif, vizyon geliştirememişler.

Halkla ilişkiler ve reklam şirketleri, var olan bütçeyi, anlamadıkları, tam da uzman olmadıkları, başa çıkamayacakları mecralara yönlendirmek istemezler. Bir kaç yıl önce, dünyadaki genel eğilim, reklam şirketlerinin web şirketlerini satın alması yönündeydi, bunu kendi bütçelerini sağlama almak için yapıyorlardı, webi daha iyi yapmak, interneti daha etkin kullanmak için değil. Oysa işin doğrusu, internet şirketlerinin reklam şirketlerini satın alması olmalıydı. Ancak, şirketlerin reklam ve halkla ilişkiler şirketlerine aktardıkları bütçeler ile internet şirketlerine ucundan koklattıkları bütçeler arasında öylesine büyük bir fark var ki, finansal olarak böyle bir alışveriş hiç bir zaman mümkün olamazdı zaten.

Katılımsız, festivalsiz, duygusuz iletişim


Öğrenme engelli çocuklar okullarının logosunu çalışıp yaratıcı işler ortaya çıkarmış olsalar, sergi açıp ya da kart olarak bastırıp bunları satışa sunsalar, çocukların eğitimine katkı vermek için kartları para verip alırdık. Hatta eminim ki çoğumuz, hatta hepimiz, para verdiğimiz bu kartlara baktıkça bir çeşit huzur bulur, gönlümüzde değerli bir yere oturturduk. Eczacıbaşı'nın, koskoca şirketin çocuklarla yarışacağı kimin aklına gelirdi? Gelmezdi.

Her iki durumda da reklam ve halkla ilişkiler -ya da iletişim, ne derseniz deyin adına- şirketleri, şirketlerin kendileri sınıfta kalmışlardır. Müşterileri başından beri her aşamada işin içine katabilecekken, hem süreci hem de sonucu bir festival gibi yönetebilecekken, interneti sıkıp suyunu çıkartabilecekken bunların hiç birini yapamamışlardır. İletişimi deneyim değil de "imaj, algı yönetimi" düzeyinde ele almanın derin bataklığından duygularımızı kıpırdatan sıcak bir ses çıkamamıştır.

Bu yazıyı bugünkü Vatan Gazetesinde Elif Ergu'nun röportajından, 4 kıtada 278 beton santrali kurmuş Elkon'un sahibi Mustafa Alpagut'un bir sözüyle bitirmek istiyorum:

"Türkiye’yle anlaşamıyoruz. Kalitemiz ve fiyatlarımız yüksek. Türkiye’de şirketler ucuz çözümler arıyor. Biz geçen sene 150 beton fabrikası kurduk. Bunu alanların hiçbiri cahil değil, milyonlarca [dolar] yatırım yapan büyük şirketlerle çalışıyoruz. Onların da parası kıymetli."

Medya Okuryazarlığı web sitesi açıldı



Bir süredir medya okuryazarlığı konusuna eğilen RTÜK, çalışmalarını bir web sitesiyle internet dünyasıyla paylaşmanın kapılarını açtı. Anasayfada, RTÜK Başkanı ve Milli Eğitim Bakanı'nın mesajlarıyla "feyz" aldıktan sonra, iç sayfalarda, UNESCO'nun konuya ilişkin metinlerinin "Ebeveynler için el kitabı" gibi "özenli" çevirilerine bakabilirsiniz. Devlet kurumlarının sefaleti ve paralarımızın nasıl çarçur edildiğine bir örnek arıyorsanız, inceleyebilirsiniz.

Perşembe, Ocak 01, 2009

Şirketlerde neden "görsel iletişim yönetmeni" yok?



Diyelim ki Eczacıbaşı sizin müşteriniz. Sizin de çok beğendiğiniz, sevdiğiniz bir fotoğrafınız var, ünlü bir fotoğrafçıya çektirmişsiniz. Bu fotoğrafı güzelce çerçeveletiyorsunuz, altına "Yeni yılınızı kutlarım" diye bir not iliştirip Bülent Eczacıbaşı'na gönderiyorsunuz. Sizce, Bülent Eczacıbaşı'nın armağınınızdan çok hoşlanıp evinin duvarına asma olasılığı nedir? Daha doğrusu, resminizin henüz sekreter kontrolü aşamasında çöpe atılmama olasılığı nedir?

Eczacıbaşı Menkul Değerler'den gelen yılbaşı e-postasını görünce aklıma -hınzırca da olsa- yukarıdaki örnek geldi. Yukarıdaki logolar topluluk çalışanları tarafından yapılmış, topluluk bloguna konması gerekirken müşterilere gönderilmiş. Kanımca, hiç bir şirket, kurum, müşterilerine karşı bu ölçüde narsist davranmamalı. Bunu yalnızca Eczacıbaşı da yapıyor değil, ben de dahil çoğumuz yapıyoruz.

Kurumsal iletişim, artı değer katmanın yollarını arayıp bulmaktır


Kurumsal iletişimde yapılan en büyük hata, bu "mecra"yı tek yönlü olarak kullanmaktır. Büyük şirketlerde bu eğilim çok daha güçlüdür, "En büyük benim, bana biat et!" türü bir baskıyı, beyin yıkama çabasını da içinde barındırır.

Neredeyse her ay, BSA'dan "Lisanslı yazılım kullanmazsan seni çok fena yaparız!" mektupları alırız. Bu mektuplar, lisanslı yazılım kullanımını ne ölçüde yaygınlaştırıyor bilemem ama BSA'nın diğer üyelerini es geçip Microsoft'a bir tür nefret beslenmesine yol açtığını yakın çalışma arkadaşlarımdan bire bir biliyorum.

Kurumsal iletişimi yönetmenin en basit yöntemi, kendini kendi şirketinin müşterisi olarak hayal etme oyunu oynamak ya da gerçekten müşteri olduğunuz bir şirketi kendi şirketiniz olarak düşünüp neyin yanlış yapıldığını fark etmeye çalışmaktır. Eczacıbaşı örneğinde mesela, beni memnun etmek istiyorlarsa, bana yılbaşı armağını vermek istiyorlarsa, benim şirketimin logosuna o varyasyonları çekseler daha iyi değil miydi? Bu örneğin pratiğe dökülmesinin zorluklarını biliyorum, ama başlangıç noktanız eğer doğruysa, doğru hedeflere ulaşmanız daha kolaydır sanıyorum. Müşteri, çok zalim gibi görünebilir ama kendisine artı değer katmayan yaklaşımları çöpe atmakta saniye tereddüt etmez.

Kurumsal görsel iletişim uzmanı


Benim aslında sözünü etmek istediğim konu, kurumsal iletişimin "metin tabanlı" olması, görsel tarafının eksik olmasıydı. Bildiğiniz gibi şirketlerdeki kurumsal iletişim yönetmenleri ya eli kalem tutan, yazılı anlatımda başarılı olan, ya da ağzı laf yapan, basında çevresi olan kişilerden seçilir. Ancak iş görselliğe geldiğinde bu konuda uzman bir iletişimci şirket bünyesinde istihdam edilmez. Görselliğin reklam şirketleri tarafından halledileceği düşünülür, ancak bir şirketin kurumsal görsel iletişiminin tamamen reklamcılar tarafından yönetilmesinin doğru olduğunu sanmıyorum. Umarım şirketlerimizin "görsel iletişim" konusunda uzman kişileri de bünyelerine katacakları günleri de görürüz. Web tasarım çalışmalarında şirketlerde görsellik konusunda uzman kişilerin eksikliğini yoğun olarak hissediyoruz, yaşıyoruz.