Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Cuma, Şubat 27, 2009

İş ahlakı iletişimin neresinde durmalı?


Kendilerini THY'nin kutlama törenlerinden sakınabilmiş 3 deve hayatın tadını çıkarıyorlar. Neil Carey © Yayın hakkı saklıdır.

Diyelim ki THY'nin halkla ilişkilerini siz yapıyorsunuz. THY'nin Amsterdam'da bir uçağı düşüyor. Bir yandan televizyonlar neyi ve kimi bulursa saldırıyor, diğer yandan gerek hükümet, gerekse THY yönetimi kriz yönetimini pek de iyi beceremiyorlar. Bu nedenle eleştiri alıyorlar. Siz ise, yalnızca THY'nin halkla ilişkilerini yönetmiyorsunuz, aynı zamanda günlük bir gazetede "iletişim" ağırlıklı yazılar yazıyorsunuz. Bu durumda ahlaki olarak ne yapmalısınız?

"İletişim duayeni" Ali Saydam'ın, Akşam'daki yazısını okumaya başlar başlamaz, THY'nin onun müşterisi olduğunu anladım. Yani bu yazıyı, bir Akşam yazarı olarak değil, bir SaydamPR sahibi olarak yazmıştı. Yazısında hedef kitle olarak Akşam okurlarını değil, THY yöneticilerini nişanlamıştı.

Aslında olaya şöyle bakmak lazım; gazete patronları kendi çıkarları söz konusu olunca gazeteyi kullanmakta hiç tereddüt etmezken, gazete yazarlarının kendi küçük çıkarlarını korumalarına da göz yummaları pek aykırı görünmüyor.

Ben ya da siz olsanız ne yapardınız, yapardık bilmiyorum, ama Hamlet'te Marcellus'un dediği gibi, "Something is rotten in the state of Denmark".

Perşembe, Şubat 26, 2009

2109'u "farklı olanların yılı" ilan ediyorum



Sahip olduğu minimal zekasıyla çok da ileriye gidemeyen bir arkadaşım, Londra'da beni görünce, "Züppe olmuşsun," diye düşüncelerini ifade etmişti. (Aslında daha kaba bir kelime kullanmıştı ama onu yazmayayım şimdi.) Yıllar sonra, Ankara'daki Kocatepe Parkında reklam fotoğrafı çekimi sırasında fotomodele tecavüz edemiyor olmanın hıncıyla bana saldıran ülkücü grup da aynı kelimeyle kendilerini ifade etmişlerdi.

Aslında, "Sen farklısın ve bunu açıkça ifade edebiliyor olmandan hiç hoşlanmadım," demek istiyorlardı. Farklılık bir "benlik" meselesidir. Yani, farklı doğulur, sonradan farklı olunmaz. Çocuklar daha çok küçük yaştayken farklı olduklarını "fark ederler". Bu ilginç bir süreçtir; çocuk sürekli olarak kendisini yakın çevresindekilerle karşılaştırır, ancak kendisine benzeyen, kendini "ilişkilendirecek" birisini bulamaz, yabancılaşır. Ya da aile olarak farklıdırlar, çevreleriyle olan ilişkilerini mümkün olan en alt düzeyde tutarlar.

Farklılığını keşif süreci herkes için değişik seyir izler: Zekası dolayısıyla kendini farklı hisseden bir çocuk, farklılığından utanmaz. Bir otistik, kendisine farklı davranıldığını fark eder ve geri çekilir. Eşcinselliğini fark eden çocukların büyük bir kesimi kendinden utanır, kendini tedavi etmeye çalışır. Kavramsal düşünme yeteneğiyle farklılaşıyorsanız megolaman olmamanız mümkün değildir. Obsesif davranış alışkanlığınız varsa kendinizi suçlama seanslarınız eksik olmaz. Yani farklılığınız karşısında neler hissedeceğiniz büyük oranda, normallerin size davranışları çerçevesinde, onların değer skalası çerçevesinde ortaya çıkar.

"Züppe olmak," farklılığınızın değerini keşfedip kendinizle gurur duymanız ve de üstelik bu gururunuzu deklare edebilmeniz demektir. Gururunuzu gençlik döneminde nasıl ifade edebilirsiniz? Kıyafetinizi değiştirirsiniz, erkekseniz saçınızı uzatırsınız, kadınsanız kısaltabilirsiniz, pantolonunuza "Damn you" etiketi yapıştırırsınız, kurumsal ilişkileri küçümseyip açık ilişkiler yaşarsınız, değerler sisteminizi birer birer oluşturup, normal dünyada kendinize yer açmaya çalışırsınız.

Farklı olmak, bir anlamda gezici sirkin doğal üyesi olmak demektir. Her şehre gidip her cins insanla iletişim kurabilirsiniz, dost, arkadaş olabilir, geçici olmak kaydıyla tutkulu aşklar yaşayabilirsiniz ama yerel PTT'nin memuresiyle, ya da bankanın cevval yakışıklısıyla evlenip yerleşik hayata geçemezsiniz. Siz her zaman bir sirkin aslan terbiyecisi, cücesi, trapezcisi, ya da palyaçosunuzdur, gösteri bitince arabanıza atlayıp sirkle birlikte gitmeniz gerekecektir. Sirkin kılıç yutan güzel genç kızı, eğer aslan terbiyecisini kendisine yakıştıramıyorsa, trapezciyi ayartmaya bakacaktır çaresiz.

Bir yoruma göre (yani benim bir yorumuma göre) medeniyet, farklı olanların kendilerine yer açmak için yaptıkları mecburi hareketlerin sonucu olarak ortaya çıkar. Normal insanların, ne kadar korksalar, nefret etseler de farklı insanları taklit etmeye dayanılmaz bir çekim hissetmeleri tek başına bile şempanzeden geldiğimizi kanıtlamaya yeter bir ipucudur kanımca. Normal insanların tarihi, farklılara öykünme ve öykündükleri her şeyi kalitesizleştirip, anlamsızlaştırıp yüzlerine gözlerine bulaştırmanın tarihidir, her dönemde.

Başka bir yoruma göre (yani benim başka bir yorumuma göre) normal insan yoktur, kendini normal görmeyi seven, benimseyen farklı insanlar vardır. İnsanın doğal yapısı, benzeşmekten huzur duymak üzerine kuruludur. Birlikte yaşamak istediğiniz insanlarla itişmemek için farklılıkları gönüllü olarak törpülemeye çalışırız. Ancak her farklılık törpüleme harekatının arkasında dibinde, diğerlerinin de bizim gibi olmasını dilemek istemek vardır. Farklılığın en büyük düşmanı biraz da budur sanıyorum.

Lisedeyken AFS (American Field Service) sınavını kazanmama sebep olan iki kilit cevabım vardı. Konuyla ilgisiz olan birincisini geçersek, "Nasıl arkadaş seçersin?" sorusuna, "Kendimden farklı olanları seçerim," cevabım bana bu mülakatı kazandırmıştı. "Benzeşme"ye antipatim ve "genişleyerek büyüme"ye sempatim o zamanlardan bu yana su üzerinde yüzüp durmaktaydı yani. Medeniyet her zaman benim de sempati duyduğum ikinci yolun sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Büyük toplumsal hareketlerin ilk başlarda büyük zihin açıklıkları yaratmasına rağmen, hareket güçlenip her şey birbirine benzeştikçe devasa hapishanelere dönüşmesinin nedeni bu basit denklemde yatar diye düşünüyorum. Bu teoriyi test etmek için tarihte çok uzaklara gitmeye gerek yok, yakın çevrenizde onlarca örnek bulabileceğinize eminim.

Diğer bir yoruma göre (benim diğer bir yorumuma göre) farklılıklar cemaatleştikçe sağlıklı hücreler kanserli urlara dönüşmeye başlar. Bu ikisinin arasındaki geniş ve büyükçe alanda normal insanlar yaşar. Normal olmaya ne kadar karşı olursam olayım, ne kadar aşağılarsam aşağılayayım, medeniyetin hamurunu oluşturduğu gerçeğini de değiştiremem. Yani normal olmak aslında güzeldir, huzur vericidir, kalıcıdır. Hepimize üzerinde yürüyüp dilediğimizce hoplayıp zıplayabileceğimiz bir zemin oluşturur. Bizlere anne ve baba gibidir. Ne kadar karşı çıksak ve bağımsızlığımıza kavuşmak istesek de, bizim besleyici ana kanalımızdır, ve hiç bir zaman kopamayacağımız gönül bağımızdır.

Eğer yazıyı buraya kadar okumuşsanız, hepimizin hem farklı, hem normal hem de zararlı ur olma potansiyelimiz, eğilimimiz olduğu, olabileceği konusunda bana katılırsınız umarım. Belki bir ömrümüze her üçünü de sığdırabilir, ya da bir tanesinde yaşayıp gidebiliriz, bilemiyorum.

Not: 2109'a kadar beklemek istemeyenler, kutlamalara şimdiden başlayabilirler.

Kullanıcısını kapıda bekleten web siteleri



Kurumsal web sitelerinin temel hastalığı, anasayfalarına kendi reklamlarını koymaktır. Özellikle hoplayan zıplayan "Bak, ben ne kadar iyiyim," diyen, ürün ya da kampanya, zırt pırt reklamı. Yahu arkadaşım, ben kalkıp gelmişim senin sitene. Beni kapıda bekletip saçma sapan satış mavraları atacağına, içeri buyur et, kahve çay içir, rahat bir koltuğa oturt, bir serüvenin anahtarını uzat, şu hayatta ilgimi çekecek bir hikaye anlat. Yok; oku sok gözüme, yüzde işaretini vur kafama, bir sürü sayıyı püskürt yüzüme, "Ben, ben, ben!" diye bağırıp çağır, neymiş evine gelmişiz bir ziyaret için.

Yani hakkaten çok meraklıydık; vardır ya adamın kadının evine gidersin, yok o marka elbise aldım, bu lüks otelde kaldım, şu son moda zavazingoya katıldım, vb vb vb. Bir çay içeceğiz, zehir eder, bunaltır kaçırır. Bizim web siteleri de böyle, en iyisinden en kötüsüne kadar mantık aynı. Anasayfayı nasıl yapacağımızı, yani kullanıcıları nasıl karşılayacağımızı bilmiyoruz.

Cumartesi, Şubat 14, 2009

Sevgililer günümüz kutlu olsun

Her yıl olduğu gibi bugün de "Sevgililer Günümüz" sağdan soldan, aşağıdan yukarıdan saldırıya uğrayacak, küçümsenecek, aşağılanacak. Geriye bizlerin sevgisi, onların öfkeleri kalacak.

Hayatımdaki ilk Sevgililer Günü kartını, İngiltere'de birlikte yaşadığım sevgilimin arkadaşından almıştım, canımın içi Caroline'dan. Ne sevgilim arkadaşına kızdı, ne ben Caroline'a tecavüz ettim, her şey eskisi gibi güzel ve keyifli yürüdü gitti. Eğer İngiliz kültürüyle yetişmiş olsaydım, gönlümdekilerin listesini yapıp başta Caroline olmak üzere kartlar yollar, duygularımızın kutsanma törenine ben de hevesle katılırdım.

Sözünü ettiğim kültürü gazeteden izleyenler, asıl adı "St. Valentine's Day" olan Sevgililer Gününü, dinsel çerçevede değerlendirme yanlışına düşerler. Oysa, Avrupa kültüründeki çoğu geleneğin kökü, Avrupayı Avrupa yapan Pagan kültürüdür. Bugünkü Batı uygarlığının temelini oluşturan Pagan kültürü.

Avrupa Pagan kültüründe, her yılın belirli bir gününde herkes sevdiği bir insanla gönlünü eğlendirebilme özgürlüğüne sahip olurdu. Bu festivaller, herkesin sevdiğiyle tüm kuralları ve engelleri aşıp gönül eğlendirmesiyle bir rahatlama sağlamasının yanısıra çok da demokratik bir yaklaşımdı, demokrasiyi herkesin eşit olanaklardan yararlanması olarak görüyorsak. Herkesin kendine eş bulabileceği Avrupa kültürüne karşılık, Doğu'da sadece güçlülerin çok eş bulundurabileceği "Harem" kültürü vardı, demokrasiyle hala kavgalı bir harem kültürü.

Sevgililer gününün nereden çıkıp nasıl evrildiğini bilmiyorum, ancak bizim de Türkiye'de yaptığımız gibi, eski kültürümüze Müslüman bir kulp taktığımız gibi, Avrupa da bu geleneğe Hristiyan bir etiket vermiştir büyük ihtimalle "St. Valentine" adıyla. Adının ne olduğu önemli değil, siz de isterseniz "Hatice, Mustafa, Teoman Günü" deyin, ne derseniz deyin, ama bu günün "anlamına" ulaşmaya, varmaya çalışın. Biz ulaşıyoruz.

Dünyanın eski, yeni ve koza halindeki tüm sevgilerine, sevgililerine, her birine, hepinize ve Caroline'a esenlik dileklerimi gönderir bu güzelim günümüzü yürekten kutlarım.

Cuma, Şubat 13, 2009

"Web to make love"


Brazil -film (1985). Arama motorları, yukarıdaki resmi ve bu altyazıyı neden koyduğumuzu, aşağıdaki metinle ilişkisini ve nasıl anlamlandırılması gerektiğini anlayamayacaktır. Bu resmin yazının sonundaki tezle ilişkili olduğunu burada kelime kelime yazdığım halde anlayamayacaktır. Anlayamayacağını bildiğim halde bu resmi ve altyazıyı buraya koyduğum için de arama motorlarının kurduğu sistem beni hiç sevmeyecektir. Yukarıdaki resim, arama motorlarına takılmak istemeyen bir adamın öyküsü. Bir hayalin peşinde koşarken gerçek hayatta başı fena halde belaya giren bir adamın "uyutulduğu" sahne. Dudağındaki keyif ve bakışındaki endişesiyle neredeyse modern bir Mona Lisa.

İnternetten önce, BBS (Bulletin Board System) denilen paylaşım alanları vardı. O zamanlar 300-500 dolar olan modemlerle telefon hattından amatörce işletilen bu alanlara bağlanıp mesajlaşma yapar, forumlara katılır, çeşitli programlar indirirdik. Bilgisayarla evimizin, ofisimizin dışına ulaşabilmenin verdiği heyecan dışında tabii ki İnternet ile karşılaştırmak hiç de mümkün değildi.

İnternet ile "dışarıya ulaşma ve paylaşma"nın tam anlamını fark edebildik, görebildik. Benim fark ettiğim en önemli konulardan birisi, yalnızca benzer ilgi alanları değil, kişilik olarak da benimle tıpa tıp, neredeyse klonlanmış, onlarca yüzlerce benzerimin dünyanın çeşitli ülkelerinde var olduğu idi. Daracık çevrenizde "tek" olmanın avantajını kullanabilmişseniz bu sizin için kötü haberdir tabii ki, ancak "tek" olmanın yalnızlığıyla baş etmek zorundaysanız, büyük bir rahatlama hissini yaşayabilirsiniz. İnternet bunu bana yaşattı.

İnternet, yalnızca dünyadaki eşdeğerlerimizi (klonlarımızı) tanıma yolunu değil, büyük bir bilgi birikimine ulaşmanın da yolunu açmıştı. Özellikle, bir türlü aradığımızı bulamama özelliğiyle dünyadakilerden ayrışan Türk kitapçılarına mahkumsanız, mahkumduysanız, İnternet size okuyabileceğinizden çok daha fazla kaynağa ulaşma imkanı vermişti.

Masanızda son hızla birikmeye başlayan her biri 600-800 sayfalık mesleki kitapları seyrede seyrede, tsunami gibi üzerinize gelen bilgi kaynaklarından nasıl faydalanacağınızı da öğrenmek zorundaydınız. Binlerce sayfanın içinde işinize en çok yarayacak sayfaları seçmeye çalıştıkça, yeni bir uzmanlık alanını daha ister istemez keşfetmek zorunda kalıyordunuz: Aradığınız bilgiyi en çabuk ve en net olarak nerede ve nasıl bulacağınızı bilebilme uzmanlığı.

Arama motorları, web sitelerine insan gözüyle değil "motor" beyniyle baktıklarından, web sitelerindeki bilginin enformasyon parçacıklarına dönüşmesini teşvik ettiklerinden dolayı "aşılması" gereken sistemler olarak algılanmalı.

Arama motorlarının, internetteki bilgiyi anlamlı bir düzen içinde size ulaştırmaları konusunda 1990'lardan bu yana ne kadar yol aldığını sorarsanız, bence pek de bir yol alamadılar. Yeteneksiz web tarayıcılarla birlikte webin en geri kalmış alanlarını oluşturuyorlar. Ama şunu yaptılar; arama motorunda ilk sırada çıkma çılgınlığını paraya tahvil edebilmenin yolunu buldular.

Aramalarda ilk sırada çıkmaya çalışan "beleşçiler" ile bunları berteraf etmeye çalışan arama motorları arasındaki savaş son hızıyla devam ediyor. Birinin bulduğu yöntemi, öbürü geçersiz kılmaya çalışıyor. Arama motorları beleşçilerle mücadelede bütün kaynaklarını kullanırken, web sitelerini taramada hala 10-15 yıl önceki teknolojilere bağımlılar. Web sitelerini yapanlar, arama motorlarına kendilerini beğendirebilmek için kullanıcıların yararına olabilecek teknolojilerden (bkz. AJAX) vazgeçmeyi seçiyorlar, inovatif, icatçı denemelerden uzak duruyorlar.

“Arama motoru çılgınlığı” yalnızca bilgiyi nasıl aldığımızı, almaya çalıştığımızı değil, bilgiyi nasıl sunduğumuzu da derinden etkiliyor, değiştiriyor. Bir kere, şu anda okumakta olduğunuz gibi “bir yerden başlayıp başka bir konuda kıvrılıp sağa dönüp yeni bir kavramın tepesinden aşıp bir ovaya ulaşarak bakış açısını sizi sunmaya çalışan” bir yazı, yeni sistemde “out” oluyor. Hangi konudan söz edecekseniz, başlığınızdan son satırına kadar o konuya ve kelimeye sadık kalmanız gerekiyor. Arama motorları, hiçbir benzetmeyi, alegoriyi, ironiyi, şakayı kaldırmıyor. Kelimelerle koşa oynaya yazı yazamıyorsunuz, “anlatım sanatı” denen disiplindeki tüm uzmanlığınızı klavyenin başına geçer geçmez unutmanız gerekiyor.

“Web yapma aşk yap” adlı bu site, arama motorlarının en gıcık olduğu her türlü musibeti içinde barındıranlardan biri. Adında “tasarım” yazmadığı için doğru müşteriyi buraya yönlendiremiyor. Cinsel tahrik dönemini yaşayan müşterisini de adındaki “aşk yapma”dan dolayı buraya getirerek küfür yiyor. Kelimeleri efendice ve tek anlamıyla kullanmadığı için ne doğru dürüst sınıflandırabiliyor, ne de başka dile çevirebiliyor. Web sitesinin adını İngilizce’ye “Web to make love” diye çevirince yalnızca Türkçe değil İngilizce kullanıcıların da tahrik dönemlerini tehlikeye atıyor.

Kelimelerin, kavramların ve anlamların çeşitlendirilmesini kısıtlayıp öldürdükçe “bilgi” denilen narin yaratık, başka ovalara, kırlara göç eder. Geriye “enformasyon” dediğimiz işlenmemiş “veri”den hallice, ancak binlerce yıllık insan uygarlığının hiçbir birikiminden nasiplenmemiş 10-15 satır yazı, bir de Nokia N8000 telefonunun fotoğrafı kalır. Arama motorları, web sitelerine insan gözüyle değil "motor" beyniyle baktıklarından, web sitelerindeki bilginin enformasyon parçacıklarına dönüşmesini tembellikleri ve para hırslarıyla teşvik ettiklerinden dolayı kanımca artık "aşılması" gereken sistemler olarak algılanmalı. Wikipedia bu konuda bize küçük de olsa bir ipucu sağlayabilir. İnternet hepimizin ufkunu açtı, arama motorlarıysa bizi küçük kompartmanlara hapsetmeye çalışıyor.

Cumartesi, Şubat 07, 2009

Mona Lisa'nın sırrı

Bir konferans salonunda yüzlerce kişinin önünde konuştuğunuzu düşünün. Gözlerinizle tüm dinleyicileri tarayıp aralarından kendinize 5-6 örnek kişi seçersiniz. Sizi dinlemeye çok heveslilerden bir tane, düşüncelerinize en başından itiraz edeceği belli olan bir diğerini, neden orada olduğundan pek de emin olmayan bir "misafir"i, sizi görür görmez ilgisini kaybedip önüne bakanı ve sizi görev gibi dinleyip not alacaklardan bir kişiyi seçersiniz. Konuşmanız boyunca onların tepkilerini, katılımlarını ölçüp, kendi "rating"inizi düzenlersiniz; çok sıkılan birini harekete geçirmek için hoşlanacağı bir konuya geçer, ciddilik dozu yükseldiğinde gözlerini çırpıştırıp esneyenler çoğalınca rahatlatıcı bir espri yapmayı denersiniz. En ilgisiz kişiyi bile söylediklerinizle ilgilendirip tek bir dinleyici kaybetmeden konuşmanızı bitirmek, o bir saat boyunca en büyük, hatta tek amacınızdır.

Konferans konuşmacılığının bir tür "interaktif etkinlik yönetimi" olmasına karşın, yazı yazmak, şimdi yaptığım gibi blog yazarlığı ya da edebi yazarlık, "kendi başınıza" yapılan bir faaliyettir. Evet, yazı yazarken okurlarınızı hedeflersiniz, onları düşünürsünüz, ancak gerçekte tüm yazılar tek bir kişiye yazılır. Bu tek kişi, hayran olduğunuz bir yazar, ustanız, şu sıralar gündemde olan Altan ailesinde olduğu gibi babanız, eşiniz, eski yeni ya da platonik sevgiliniz olabilir. Bunu siz açıklamadan kimse bilemez. Hatta bir kadına yazdığınız aşk şiirini gerçekte başka bir kadın için yazmış bile olabilirsiniz.

Eğer "naif" bir yazar değilseniz, yani edebi eğitim görmüş, çeşitli dönemlere ve türlere ait kitaplar okuyup inceleyip yetişmişseniz, bir "disiplin"e adım atmışsınız demektir. Disiplin; geçmişi, tarihi, tartışmaları, kuralları, çözümleri, formülleri olan bir anlatım ve keşif alanıdır. Ressam Yves Klein, sergisindeki düz maviye boyanmış tablosu için, "Bunu ben de yaparım," diyen ziyaretçiye, "O zaman beni taklit etmiş olursunuz," derken, yalnızca resim disiplinindeki bir kilometre taşını yerine oturtmuş olduğunu değil, içinde bulunduğu disiplini de "ti"ye almış olduğunu ifade ediyordu.

Hangi disipline dahil olursanız olun; yazar olun, tasarımcı, heykeltraş, mühendis, matematikçi, yol alabilmeniz, başarılı sayılmanız için o disiplinin problemlerinin çözümüne katkıda bulunmanız gerekir. Bir gökbilimcinin galaksimizde yeni bir yıldız ya da gezegen bulabilmek için 8-10 yıl boyunca gece gündüz çalıştığını düşünün. Eğer bu çok medyatik olmayan disiplinin bir üyesi değilseniz, bilinen milyonlarca yıldıza bir tane daha ekleyebilmek için insanın yaşamının önemli bir dilimini harcamasını saçma bulabilir, keşfi yapan kişinin neden ciddi ciddi büyük bir kahraman olarak görüldüğünü hiç bir şekilde anlayamazsınız.

Keşif yapmak, dahil olduğunuz disiplinin kurallarını temelden değiştirebilmek, çözülemeyen sorunlardan 10 tanesini çözüp, 100 tane çözülmesi gereken yeni sorunları ortaya koyabilmek, bir insan için, bazı insanlar için dünyanın tüm keyiflerinin, zenginliklerinin üzerinde bir tat, lezzet demektir. Biz buna yaratıcılık diyoruz; sanat olsun, bilim olsun, zanaat ya da mühendislik, ne olursa olsun. Ve tüm yaratıcılar, böylesine devasa enerjiyi, adanmayı, zihin açıklığını hep o tek kişiye borçludur; yaratıcının tüm organlarını böylesine seferber eden, kalbi beyne oksijen üretmek için var gücüyle çalıştıran o tek kişiye karşı sahip olduğumuz duygularımızdır.

Yukarıdaki Mona Lisa resmine tıklarsanız, Louvre Müzesi'nin web sitesine gideceksiniz. Gittiğiniz sayfada, Leonardo da Vinci'nin bu resmi hangi koşullar altında yaptığını, resim disiplinindeki hangi kuralları nasıl değiştirdiğini, tekniğinden ışığına, bu resmin ne tür bir değer taşıdığını anlatan bir sunum izleyeceksiniz.

Sunumu izlemenizi önemle tavsiye ederim. Ancak şu aşamada izlemeseniz bile, Mona Lisa'nın gülüşü hakkında sayısız yazı, anekdot hatta fıkra okumuşsunuzdur. Lütfen tüm bunları unutup, yukarıdaki resme bir daha dikkatle bakın. Bir sürü ayrıntıya dikkatinizi çekebilirim; mesela, dudağın sağ ucundaki "mutlu" kıvrımı oluşturan gölgeyle, sağ gözünün sağındaki "endişe"yi çağrıştıran gölge gibi, en az yirmi tane "ifade" ayrıntısına dikkatinizi çekebilirim. Ancak, ben daha çok, Mona Lisa'nın kişiliğine dikkatinizi çekmek istiyorum; içedönük, hayalci, duygusal, depresif kişiliğine. Leonardo da Vinci'nin kişiliğindeki bir insanın tam da aşık olabileceği bir profil. Yalnızca dudaklarında değil, zihninde, düşüncelerinin serinliğinde, hayallerinin zenginliğinde yolculuk yapabileceğiniz bir profil. Leonardo da Vinci'nin bu resimdeki başarısı, büyük ihtimalle platonik olarak sevmiş olduğu bu kadının tüm içsel ayrıntılarını anlayabilmiş, çözümleyebilmiş ve resme aktarıp ifade edebilmiş olmasıdır. Büyük bir samimiyet ve tutkuyla ifade edebilmiş olmasıdır. Bence Mona Lisa'nın sırrı budur.