Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Cumartesi, Mart 28, 2009

Sahte ve gerçeğin peşinde: Robotik bir degüstasyon yazısı


Japon Mie Üniversitesi ve NEC işbirliğiyle geliştirilen "Winebot - Şarap Degüstasyon Robotu" yıllanmış şarapların gerçek mi sahte mi olduğunu kolayca ortaya çıkarabiliyor.
Elif Şafak, hiç okumadığım, hiç bir zaman da okumayacağım yazarlardan sadece bir tanesi. Burada onun adının geçmesinin sebebi, benim "başımızda boza pişirmek" dediğim, reklamcıların bir sürü terimle ifade ettikleri ama temelde "sahte"yi "gerçek" olarak bize zorla kabul ettirme çabalarının "Elif Şafak" adıyla yoğunlaşması son günlerde.

Adına yaşlanma mı derseniz, olgunlaşma mı, bunama mı, bilgeleşme mi, ne derseniz deyin, ama "yaş" olarak tanımladığımız bu "zorunlu zaman yolculuğu" meselesi ister istemez insanda "birikmeler ve eksilmeler" olarak bazı değişiklikler yaratıyor.

Elime aldığım bir kitabın, gelişigüzel bir sayfasını açıp içindeki her hangi bir cümleyi okuduğumda, kitabın gerçek mi sahte mi, iyi mi yazılmış kötü mü yazılmış, okunabilir mi okunulmaz mı, değerli mi değersiz mi olduğuna 2-3 saniye içinde karar verebiliyorum. Bunu özellikle arkadaşlarımın yeni aldıkları kitaplarda yapmayı seviyorum ve benim bu ukalalığıma kızsalar da her seferinde haklı çıktığımı teslim ediyorlar. Yani bir tür "kitap degüstatörü" oldum geçen yıllar içinde.

Annem yılda bir kez biz çocukları toplayıp doğup büyüdüğü kırsal yaşama götürürdü. Orada toprağı, hayvanları, bitkileri, ekinleri, hasatları, bağları, bağ bozumlarını, kırsalın insanlarını ve ilişkilerini öğrenmemiz için fırsat yaratırdı. Bir şekilde, çıplak ayaklarımızla o kocaman meşe fıçının üzerine çıkıp herkesle birlikte üzümleri ezmenin şarap, pekmez yapmanın ayrılmaz bir parçası olduğunu "idrak" etmiştim ta o zamanlar. Ve sevdiğim konularda "degüstatör" olabilmek, o düzeye gelebilmek için hayat bana her zaman çıplak ayakla girişebileceğim bir platformu sağlamıştı, daha doğrusu ben hayattan ısrarla bunu talep edip almıştım.

"Ahlak", ya da "ahlakçılık" dediğimiz disiplin, gerçeği ve sahteyi birbirinden ayırmak, "toplu olarak ve herkes için" ayırmak konusunda kendini tek yetkili olarak kabul eder. Kah korkutarak, kah engelleyerek, yasaklayarak, teşvik ederek hem vicdanımızda hem de zihnimizde egemenlik kurmaya çalışır. Vicdanımızın yetmediği yerlerde fiziki engeller koyar, fiziki engeller yetmediğinde yaşamdaki en korkutucu ve en yıkıcı silahı, "toplumu" karşımıza çıkarır. Her ahlaki hareket ve teori, nasıl başlarsa başlasın, sonunda "sahteyi gerçek olarak zorla beynimize tıkıştıran bir canavar"a dönüşüverir.

Degüstasyon, gerçeği ve sahteyi birbirinden ayırmak ve lezzet konusunda uzmanlık kazanmak için kötüsüyle iyisiyle şarabın her cinsini tatmayı, her bileşimi denemeyi ve yaşamayı da zorunlu kılar ister istemez. Ahlak ise a priori olarak degüstasyona, yani yaşamı her şekliyle yaşayarak kendine özgü lezzetlere ulaşmaya karşıdır. Ona göre tek bir doğru ve gerçek vardır, gerisi tamamen yanlış ve sahtedir.

Reklamcılık, ahlakın beynimizde açtığı bu tek yönlü kanalları kullanır, dilediği sahteyi gerçek olarak zihnimize taşır. Beynimiz ise ahlakın ceberut bekçisi olduğu bu kanalı kapatabilecek, sahteleri reddedebilecek gücü, birikimi kendinde bulamaz.

Derinlik reklamcının düşmanıdır. Mümkün olan her şekilde her derinliği sığ bir ürün ya da kavram olarak önümüze iteleyiverir, onu sıradanlaştırır ve ortaya çıkan sahteliğe belirli bir ücret karşılığında herkesin sahip olmasını sağlar.

Web siteleri, özellikle ilk çıktığında sahteyi gerçek olarak sunabilmenin en ucuz ve en kolay yöntemi olarak kabul edildi. Düzgün bir tasarım ve yapılandırmayla, eğer iletişimi doğru kullanabiliyorsanız, hiç olmayan bir şirketi önemli ve büyük kurumsal bir şirket olarak gösterebilirdiniz, hala da gösterebilirsiniz. Ancak zaman içinde internet de kendi "reality check -gerçeklik kontrol" sistemini geliştirdi. Artık tek bir web sitesi yetmiyor, başkaları tarafından nasıl görüldüğünüz, ya da internetteki izleriniz - izsizliğiniz sizi ele veriyor.

Yalnızca "sizin yeterli gördüğünüz" bilgilerle müşterilerin karşısına çıkmak yeni dönemde yetersizliğinizin işareti olarak görülüyor. Yüzünüze yaptığınız makyaj ile bizlerin karşısına çıktığınız anda, tek bir düğme ile o makyajın arka planını görebiliyoruz. "Yeni moda", hiç bir şeyden korkmadan, çekinmeden gerçekliğinizi ortaya koyabilmekten geçiyor. Facebook bu ihtiyaçtan dolayı bu kadar popüler olabildi. Bize "siz" olarak geldiğinizde ancak bir değeriniz olabiliyor artık.

Benim en büyük hayalim, zihnimin bir robota transfer edilmesi ve insan olarak doğup robot olarak yaşayan "hybrid" varlık olarak yaşamımı devam ettirebilmek. Teknolojik ilerleme bunu benim için zamanında gerçekleştirebilecek mi bilmiyorum, ama yukarıda fotoğrafını gördüğünüz Winebot - Şarap Degüstasyon Robotu, kanımca iyi bir başlangıç. Üç-beş konuda sahip olduğum degüstatörlüğümle, birlikte pekala iyi bir takım oluşturabiliriz diye düşünüyorum. Tabii, birinin sizi şarj etmesine muhtaç olarak yaşamak çok da hoş bir durum değil, ama onun da çaresini bulmak pek zor olmasa gerek.

Biz öldürmeyi iyi biliriz


Yukarıdaki fotoğraf intihar etmeyi teşvik eden bir organizsayonun web sitesinden alındı. Şu kazası, bu kazası derken, birbirimizi bu kadar kolaylıkla ve keyifle öldürürken, kimin ihtiyacı var ki intihar etmeye?

Uludağ'da donarak ölen Ümit Özgen'in yer tespitindeki kırtasiyeyi ve insiyatifsizliği eleştirirken, "Dağda kaybolan kişi Başbakan olsaydı da aynı kural işletilecek miydi?" diye sormuştum.

Bu soruma kimse cevap vermemişti doğal olarak, ama iki ay sonra Muhsin Yazıcıoğlu'nun helikopter kazası vasıtasıyla cevabı aldık: Evet, kaybolan kişi Başbakan da olsaydı benzer kayıtsızlık ve beceriksizliği gösterecek ve ünlü ünsüz herkesi canlı canlı dondurup öldürecektik.

Düşen helikopter Başkanınki olsaydı, o kar kıyamette, dondurucu soğuktan kendini korumaya çalışırken, büyük ihtimalle İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez'e söylediği, "Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz," sözünü hatırlayacak ve belki de kendi kendine "Allah'ın sopası yok ki," diye mırıldanıp nedamet getirecekti.

Evet, biz öldürmeyi iyi biliriz ve bunun için ne topa tüfeğe füzeye ne de özel bir çabaya ihtiyacımız vardır, biz olarak yaşamamız bu öldürme işinin ifası için yeterlidir. Hakkındaki iftiralar Ergenekon iddianamesine girdiği için isyan eden Uğur Dündar da bizim bu meziyetimizi pek iyi bildiğinden, "Bari gelin öldürün," demekten başka çaresi kalmadığını düşünmüştü geçenlerde.

Helikopter kazasında ortaya çıkan bilgisizlik ve beceriksizliğe derhal bir neşter vurulacak, acil durumlarla ilgili "hizmet tasarımları" oluşturulup eğitim programları düzenlenecek mi diye merak edeniniz varsa aranızda, cevabı hemen vereyim: Yeni bir kazada yeniden görüşmek üzere.

Cumartesi, Mart 21, 2009

"Uyuşma kabiliyeti"ne sahip müşterinin peşinde yolculuk

Durgun suda yaşam. Fotoğraf: Sinan Torunoğlu
Durgun suda yaşam çürüme yöntemiyle süre gider. Durgun su, içinizdeki zapt edilmez coşkuyu akıtabileceğiniz yeni bir canlılığın yansımalarını da en berrak şekilde gösteren aynadır aynı zamanda. Aşağıdaki yazıyla ne ilgisi var diye sorarsanız, büyük ihtimalle yoktur.

"İlk taşı günahsız olan atsın," derseniz, taş maş atılmaz. Bir web sitesini değerlendirirken, "Her şeyi en iyi şekilde yapan, yapmaya çalışan eleştirsin," dersek hiç birimiz tek kelime bile söyleyemeyiz.

Soruyu şöyle sorayım: Tüm hevesinize, çalışmanıza, gayretinize, fedakarlık ve cefakarlığınıza rağmen tasarladığınız web sitesi hedeflediğiniz kalitenin altında çıkarsa ne yaparsınız? Evet, her şeyi bitirip yayına soktuğunuz berbat web siteniz karşısındaki tavrınız ne olur?

"Ben yapmadım," diye inkar mı edeceksiniz, "Müşteri katletti," diye kendinizi mi savunacaksınız, yoksa, "Ben beceremedim," diyerek suçunuzu kabullenecek misiniz?

İş ahkam kesmeye geldiğinde, ortaya çıkan kötü işten tasarımcıyı birinci dereceden sorumlu tutup yargılarım. Ama kötü web sitesi bana ait olunca birinci ve ikinci şıkları tercih ederim. İki yüzlülük mü, değil, bir tür çaresizlik demek daha doğru olur. Veya hem iki yüzlülük hem çaresizlik.

Eğer giderek müşterilerinizle "uyuşma kabiliyeti"ni kaybediyorsanız ya siz kendinize yatırım yapmıyorsunuz ve geride kalıyorsunuz, ya da artık gereğinden fazla şey biliyorsunuz demektir. Birinci durumda işiniz nispeten kolaydır, ancak ikinci durum söz konusuysa, ölümlerden ölüm beğenmelisiniz.

Kendinize yatırım yapmış ve dikey olarak büyümüşseniz, evet konunuzda çok "yeterli" bir konuma gelmişsinizdir belki, ama çok da yalnızlaşmışsınızdır. Bu aşamada eski müşterilerinizi belki de dondurmanız ve sizinle uyuşma kabiliyeti yüksek yeni müşteriler ve pazarların peşine düşmelisiniz. Bu çok zor bir süreçtir ve başarı şansınız tahmininizden de düşüktür, ancak epeyce de heyecanlıdır, becerebilirseniz de keyifli.

Web tasarımında her şey iyi giderse bir müşterinizin sizinle çalışma süresi ortalama 5 yıldır. Yani web sitesinin ömrünü 3 yıl olarak düşünürseniz, bir müşterinizin web sitesini en fazla 2 kez yapabilirsiniz. Bu süre içinde birinizden birinizin ihtiyaçları farklılaşmış ve diğerini geride bırakmış olmalıdır. (Evrim teorisine inanmayanların kulakları çınlasın.) Önceki durumundan geriye düşen şirketlerle sık sık karşılaştığım gibi, bazı dönemlerde ben de müşterilerimin gerisine düşmüştüm.

Bu sözünü ettiğim konularda ilginç hikayelerin var mı diye sorarsanız, var. Anlatacak mısın diye sorarsanız, hayır anlatmayacağım. Peki madem hikaye anlatmayacaksın, bu yazıyı niye yazdın derseniz, dikkatli okuyucu için bu yazıda işine yarayacak en az 3-5 bilgi bulunuyor derim.

Yazının başında ne demiştim; "İlk taşı günahsız olan atsın." Ancak çoğunlukta olan biz günahkarlar taş atmaktan da pek çekinmediğimizden çevremiz atılan taşlardan kayalardan çakıllardan geçilmiyor tabii ki. Eğer iyi iş yapmak istiyorsanız bu tehlikeli coğrafyada çok dikkatli bir şekilde ilerlemeniz gerekli. Şansa çok ihtiyacınız, ihtiyacımız olacak.

Salı, Mart 17, 2009

Hare Krishna Hare Krishna, Krishna Krishna Hare Hare, Hare Rama Hare Rama, Rama Rama Hare Hare



1960'larda Hippi akımıyla birlikte gelişen "Katmandu Yolu" serüveninin yan ürünlerinden birisi de Batı'da ortaya çıkan Hare Krişna'lardı. Portakal rengi Hint kıyafetleriyle ve "Hare Krişna Hare Krişna, Krişna Krişna Hare Hare, Hare Rama Hare Rama, Rama Rama Hare Hare" mantralarıyla tüm büyük şehirlerin neşeli birer parçası olmuşlardı. Onlarsız bir Londra, onlarsız bir New York ya da Amsterdam düşünmek mümkün değildi. Yanlarından geçerken ya da ilgiyle onları izlerken size tanıtım kitaplarını satmak ve mümkünse aralarına katılmanızı isterlerdi.

Hippi düşüncesinin bir yan kolu olmakla birlikte uyuşturucu kullanmazlardı. Aslında nasıl yaşadıklarını neler yaptıklarını pek de kimsenin bildiğini sanmıyorum. Onlar Hare Krişnalardı, hangi gün olursa olsun o keyifli müzikleriyle yolunuza çıkacaklarını ve medeni şehirlerin renklerinden biri olarak yaşamınızı anlamlandıracaklarını bilirdiniz.

Belediye seçimleri dolayısıyla çevremizi kuşatmış yalanlarlardan, hilelerden bunalmışsanız ki ben bunaldım, doğru yanlış, akıllıca ya da salakça işlerini güçlerini bırakıp hayatlarını değer verdikleri bir "anlama" adamış, dürüstçe adamış Hari Krişnacıları özlemle hatırlamadan edemedim. Sayıları az, hedefleri sahiciydi ve onlar da her tarikat gibi gerçekte büyük bir açgözlülüğün vitrinleri ya da küçük piyonlarıydı. Ne yazık.

Cumartesi, Mart 14, 2009

Belediye seçimlerinde tasarım, zeka ve parti bayraklı iletişim şöleni



Şehirlerimiz yine parti bayraklarıyla ve afişlerle donatıldı. Minibüs ve otobüsler müzikler çalarak, cırtlak ya da davudi sesleriyle propaganda anonsları yapıyorlar. Mitingler başka bir alem tabii ki ve Hacivat Karagöz gibi atışmalar televizyon ve gazetelerin ana menüsü. Sanki Şeker Bayramı, Cumhuriyet Bayramı gibi bir gelenek oluşmuş ve ne zaman ki seçim lafı duyulsa, özenlice katlanmış saklanmış bayramlıklar sandıktan çıkıyor.

Seçimlerin bir festival havasında geçmesi güzel bir şey temelde, ama Türk festivalleri "şenlikçi" değil, "rahatsız edici" özellikleriyle ünlü. Şehirlerinin efendisi olamamış egoların olabildiğine baskıcı ve pervasızca hakimiyet kurma çabaları bizim festivallerimiz. Binlerce, on binlerce Recep İvedik'in fotokopiyle çoğaltılmış gibi vatan sathına dağılıp bizleri havasızlıktan boğma girişimi bu seçim festivalleri.

Yalnızca seçim öncesi propaganda (iletişim demeye dilim varmıyor) çalışmalarına ve kafalarımızın üzerinde uçuşan nedense hepsi aynı boy bayraklara bakarak, hiç bir partinin Türkiye'ye beş kuruşluk bir yararının olmayacağını öngörebilirsiniz. Bizi "hizmetçi ülke" konumundan çıkaracak ya da kentlerimizi gönül ferahlığıyla yaşanabilecek bir çevreye dönüştüremeyeceklerini kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Ne zaman "tasarım" diyecek olsak, "önce fonksiyon" diye cevap alırız. Oysa fonksiyon denen meret de bir tasarım ürünüdür. Yani tasarım yalnızca bir nesnenin dış görünüşü değil, ruhudur. Mühendislik ile tasarımın birbirinden ayrılmış olması nesnelerin kendi özelliklerindeki bir ayrışmadan dolayı değil, biz insanların ikisini birden becerebilecek yeteneğe sahip olmayışımızdandır. Nasıl ki ruh ile bedeni ikisini birlikte kavrama kapasitemiz olmadığı için ayırıyorsak, tasarım ve fonksiyonu da hiç birimiz birer Leonardo da Vinci olamadığımız için birbirine rakip hatta düşman iki özellik olarak hayatımıza zerk ediyoruz. (Evet, zehir gibi zerk ediyoruz.)

Seçim çalışmaları ve iletişimi ile zeka arasında doğrudan bir ilişki vardır; ne kadar çok zekaya hitap ederseniz o kadar çok kaybedersiniz. Bu yüzden tasarımınız hedef kitlenizin zeka düzeyiyle uyumlu olmalıdır. Yani başarınız, hedef kitlenizin zeka düzeyini ne kadar doğru değerlendirmiş olmanıza bağlıdır. Politika sırf bu yüzden herkesin işi değildir. Politikacıların işi uygarlık tarihinde yer almak değil, toplumdaki farklı zeka ve beklenti sahiplerini birbirlerinin gözünü oymadan bir arada tutabilmektir.

Bu çerçevede düşündüğünüz zaman bayraklı anonslu seçim çalışmalarının bizim için en doğru "iletişim" çalışması olduğunu düşünebilirsiniz. Yine de hınzırca düşünmek gerekirse, bu kadar "aynı"nın bulunduğu bir platformda, yani farklı olabilmek için bu kadar az çabanın ve yaratıcılığın gerektiği bir ortamda, nasıl da hiç bir partinin bunu becermek için en ufak bir çaba göstermemiş, göstermiyor olmasına şaşırmamak elde değil. Meraklı olanlarınız partilerin web sitelerine de bakabilirler, ben küçük büyük neredeyse hepsinin sitesini gezdim, işe yarar bir tane bile bulamadım.

Cumartesi, Mart 07, 2009

Kemal Kılıçdaroğlu: İletişimin yeni gladyatörü

Kemal Kılıçdaroğlu: İletişimin yeni gladyatörü

Kalp cerrahı Dr. Mehmet Öz'ü en son Oprah'ın kalp sağlığına ilişkin bir programında izledim. Öz, ele aldığı her konuyu en fazla 2-3 cümlede hepimizin anlayacağı şekilde ortaya koymasıyla beni kendine hayran etmiştir. "Emmm, immm," gibi beklemeler, tereddütler yaşamadan ve ne kadar çetrefilli de olsa konu, "hijyenik" bir anlatımla her zaman bizi rahatlatıp güvenimizi kazanmıştır.

Web iletişiminde, yıllardır savunduğumuz anlatım tarzı ve strateji hep bu tarz olmuştu: Hiç kimsenin bir cümle, hatta iki kelimeden fazlasını okumadığı bir ortamda, söylemek istediklerimizi derhal, hemen ve çabucak vermenin doğruluğunu önere geldik.

Son altı aydır medyanın dikkatini çeken politikacı Kemal Kılıçdaroğlu, bize bütün bildiklerimizin eksik, hatta yanlış olabileceğini gösterdi. İletişim ve iletişim stratejilerinde daha önce görmediğimiz bir "metod" ortaya koydu.

Kemal Kılıçdaroğlu, içedönük, kalender, işine bağlı, samimi bir görünüme sahip, açık ve zaman zaman "satirik" bir anlatımı var, Erdal İnönü'nün "halk tipi" versiyonu gibi. Kılıçdaroğlu'nun iletişim açısından bana göre çok ilgi çekici iki özelliği var:

Birincisi, rakiplerini kendi arenasına çekebilme yeteneği neredeyse benzersiz. Şimdiye kadar kimse, onun tanımladığı arenaya gelememe gücünü gösteremedi. Meşhur "Tosun kim?" operasyonunu biliyorsunuz, başbakan bile Kılıçdaroğlu'nun arenasına gelmek zorunda kalmıştı.

Radikal'den İsmet Berkan, "Az sonra" yöntemi dediği, Kemal Kılıçdaroğlu'nun rakibini "arenaya çekme" tarzını hiç sevmediğini yazmıştı. Akşam'dan iletişimci Ali Saydam da, başbakanı defalarca "Kılıçdaroğlu'nu muhatap almayın, cevap vermeyin," diye uyarmanın yanısıra, muhatap alınması dolayısıyla Kılıçdaroğlu'nun sivrildiğini yazmakla kalmamış, kendisini içi boş "karalama kampanyası" yapmakla suçlamıştı, halen de yoğun şekilde suçluyor.

Her iki yazar da, sanıyorum, Kılıçdaroğlu'nun artık bir "gladyatör" olduğunu ve onun karşısına çıkmazsanız yenilgiyi baştan kabul etmiş sayılacağınızı göz ardı ediyorlar. Kılıçdaroğlu, soğukkanlı ve sabırlı şekilde bulunduğu noktayı siz ona gelene kadar terketmiyor, rakiplerinin er ya da geç arenaya geleceklerini biliyor.

İkinci özelliği çok ilginç: Soruyorlar, "Siz PKK militanları ile Almanya'da geneleve gitmişsiniz, doğru mu?" diye. "Hayır gitmedim," diyor, "Benim PKK ile hiç bir ilişkim yok," diyor, bu çerçevede bir kaç cümle söylüyor. Televizyonun başında olan bizler, zihnimizde, "Tamam da, daha net bir kanıt ver," deyip dururken, Kılıçdaroğlu, vurucu cümleyi söylüyor, "Ben o tarihte Almanya'da değil, Ankara'daydım."

Soruyorlar; "İstanbul büyük bir metropol, sizin yönetemeyeceğinizi söylüyorlar," diye. "Devletin çeşitli yönetici kademelerinde bulundum, şunu yaptım, bunu yaptım,"diye devam ediyor, biraz sonra vurucu cümlesi geliyor: "Türkiye'nin en büyük 3. bütçesine sahip SKK'yı yönettim yıllarca," diyor.

Kılıçdaroğlu'na yöneltilen suçlamalar bize yöneltilse, çoğumuz, hatta hepimiz vurucu cümlelerimizi hemen ilk başta söyleriz. Sözlerimiz doğru da olsa, yalan da olsa sözümüzü hiç geciktirmeden söyleriz, zira beklersek inandırıcı olmadığımızı düşünürüz. Oysa Kılıçdaroğlu'nun yöntemi toplamda çok daha inandırıcı geliyor. Belli ki bunu taktiksel değil, doğal olarak yapıyor.

Normal hayatta da, webde de, doğruyu söyleyenler de, yalan söyleyenler de vurucu argümanlarını derhal söyleyip sonra bu argümanlarını güçlendirmeye çalışıyorlar. Webdeki "kandırmaca siteleri" bunu çok yoğun bir şekilde kullanıyor. Temel argümanlarınızı gerektiğinde biraz geri plana alarak aslında kendinizi "doğrucu mu yalancı mı" parametresinden de uzaklaştırıyorsunuz.

"Kılıçdaroğlu yaklaşımını" kendi işlerimde zaman zaman belli ki çok da bilinçli olmadan uyguluyordum. Zaten "deneyimcilik" dediğim yaklaşımda "pat pat" söyleme söz konusu olmuyordu. Şimdi bu konuda çok daha dikkatli ve bilinçli olmaya çalışacağım, formüllerimi daha farkında olarak oluşturacağım. Web ve genel olarak iletişimle uğraşanların bu konuda biraz kafa yormasında yarar var sanıyorum.

Salı, Mart 03, 2009

Haber Türk: Basın cephesinde yeni bir şey yok

Haber Türk web sitesinde son iki gündür, Fatih Altaylı'nın yazısına tıkladığınızda bir paragraflık alıntıdan sonra, "Fatih Altaylı'nın yazısının devamı Gazete Habertürk'te" diye bir uyarı çıkıyor. Yani, sizden istenen hemen ceketinizi, ayakkabınızı giyip kendinizi dışarıya atmanız, gördüğünüz ilk gazete büfesine koşup nefes nefese, "Ver bir Haber Türk!" demeniz...

Bu gazeteciler hakkaten bu işi bilmiyorlar. Kömürü elmasa dönüştürmeyi hayal etmek, bir internet okurunu gazete okuruna dönüştürmeyi düşünmekten çok daha gerçekçidir.

Benzer bir uygulamayı Tercüman gazetesi yapıyordu, web sitesinde bir yorum girdiğinizde ya da anketi cevapladığınızda, "Yorumunuz/anket sonuçları gazetenizde," diye bir uyarı ile karşılaşıyordunuz. Tercüman'ın satışları mı patladı, tabii ki hayır. Zaten şimdi baktım, bu uygulamayı kaldırmışlar işe yaramadığı için. İş yeniliklere, inovasyona gelince gazeteciler böyledir işte; dürbünün ters tarafından bakarak uzağı görmeye çalışırlar.

Dünyada gazeteler, "yarın ne yapacağız, teknoloji bize neleri getirecek," diye düşünüp taşınırken, hatta bazı gazeteler kapanırken, bizimkilerin dünyanın parasını harcayarak sıfırdan yeni bir gazete çıkarmalarını çoğumuz yadırgayabiliriz, ancak bildiğiniz gibi gazetelerimiz "güç savaşlarının" aracı olarak kullanıldığından ne kadar para koyarsanız koyun, gazete olarak olmasa da, "grup olarak" kara geçebiliyorsunuz.

Peki, Haber Türk'ün tasarımı nasıl diye sorarsanız, "Basın cephesinde değişen bir şey yok," diye cevap vereceğim, hiç bir orijinalliği ya da yeni söyleyecek sözü olmayan, diğerleri gibi vasat bir tasarım, Hürriyet'in kopyası. Bir de, "Haber Türk" birleşik mi yazılıyor, ayrı mı, ona karar verseler iyi olacak.

Pazar, Mart 01, 2009

Fazıl Say'ı dinlerken ağlamak: Bir doğum günü Extravaganzası


Fotoğraf: Jennifer Taylor

21. yüzyıl, dünyanın en büyük bestecisi, müzik sanatçısı olarak daha en birinci gününden Fazıl Say'ı seçmiştir. Yüzyılın son gününe kadar da bu seçim değişmeyecek, Fazıl Say, müziğin Picasso'su olarak dünya uygarlık tarihindeki yerini alacaktır.

Yıllar önce bestelerini ilk kez dinlediğim andan beri onu gözlerimden yaşlar akmadan dinleyebildiğim tek bir zaman dahi olmadı. Fazıl Say, benim için yaşamım boyunca içimdeki güçlü bir özlemin, genlerimdeki yüzlerce, binlerce yıllık duyguların, seslerin, müziğin eşsiz bir yorumcusu, sentezcisi, yaratıcısı, beklemekten bir türlü vaz geçmediğimiz, vaz geçemediğimiz bir sanat mehdisi, "umut" dediğimiz ve bizi yaşama bağlayan bir anlam varsa, onun gerçekliğidir. İçime işleye işleye birbiri ardına ve katman katman dizdiği sesleri dinledikçe, benden en son isteyeceğiniz şey, gözyaşlarımı tutmak olurdu.

Babası Ahmet Say'dan aklımda kalan tek güçlü izlenim, gözlerindeki, sesindeki, ellerindeki inanılmaz "hassasiyet"ti; avcunda bir mücevher vardı, 10 yaşında inanılmaz yetenekli bir oğlu vardı ve tek bir hata bile yapmadan onu dünyaya armağan etmesi gerektiğinin sadece farkında değil, aşikar bir şekilde donanımlıydı da. (Kimbilir kaç tane Fazıl Say'ın hoyrat ellerde kuruş gibi harcandığı ve harcanacağını burada söz konusu etmek istemiyorum.)

Canım dostum bana doğum günümde Fazıl Say DVD'si hediye ettiğinde, tabii ki başına nasıl bir dert aldığını da bilmiyordu, gözlerimden sicim gibi akan yaşlara bakıp benim pek de normal olmadığımı bir kez daha teyit etti kendine. Aslında bugün babamın doğum günü. Benimki Şubat'ın 13'ündeydi. Evet, o gün aldığım en güzel hediye oldu Fazıl Say, ama bir gün sonra sadece tek bir satırla sakin ve sessizce açan erken bir bahar, en değerlisiydi.