Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Perşembe, Nisan 30, 2009

"Cosmos"umuzdaki zekanın farkında olarak yaşamak


İnsanlar beyinleriyle, fiziksel yetenekleriyle tek başına hareket edebilecek ya da çevresi hakkındaki bilgileri kendi başına toparlayıp çözümleyebilecek varklıklar değil. Doğal olarak, yalnızca hareket yeteneğimiz değil, bilgilerimiz ve bakış açılarımız da hep başka birilerinin penceresinden olmak zorunda. Aşağıda okuyacağınız yazı da benim penceremden bir bakış. Şimdiye kadar Holywood'un penceresinden baktınız bir de beni denemekten zarar gelmez. (Gelse de farkına varmazsınız zaten.)

Amerikan Holywood filmlerinde Sovyet kadınları her zaman şişman, bakımsız, köylü kılığında çekiciliği olmayan silik kişilikler olarak yansıtılırdı. Ne zaman ki Sovyetler dağıldı, Amerikan beyin yıkama programı tarafından gözleri körlenmiş bizlerin, Rusya'dan, Ukrayna'dan çıkıp gelen dünyanın en güzel kadınları karşısında dilimiz tutuldu.

"Farkındalık," böyle bir şeydir; size yıllarca "doğru" olarak gösterilenin bilinçli bir şekilde düzenlenmiş süslü bir "yalan" ya da gelişi güzel bir "yanlış" olduğunu anladığınız, kavradığınız an ve onun devamındaki süreçtir.

"Özgür irade" mümkün mü?


Yaşamın koridorlarından geçip ilerledikçe, çocukluğumdan beri ulaşmaya çalışıp üzerine titrediğim "özgür irade"nin aslında çok da mümkün olmadığını görmeye başladım. Özgür irade, her şeyden önce karar verme sürecinin yönetilmesinde tam yetki sahibi olmayı gerektirir. "Tam yetki" demek, kendini merkeze almak demektir. Ben, bu "tam yetki"nin ve "kendini merkeze alma"nın -kısa dönemli başarıları gözardı edersek- uzun dönemde ne karar vericinin yararına işlediğini ne de çevreyi yakıp yıkmadan kullanılabildiğini pek görmedim.

"Özgür irade" konusunda kuşkuya düşen, benzer bir farkındalığa ulaşanların öncelikle kendi dışına baktıklarını, bu "özgür iradesizliği" toplumsal örgü, ya da ilahi düzenlere bağladıklarını ve "madem ki irade dışarıdan, sen bir hiçsin" mantığının çeşitli versiyonlarıyla üzerimize kabus gibi çöktüklerini zaten biliyoruz. Diğer yandan, içe bakanlar da meditasyon, tasavvuf gibi "kendi gerçek benliğine varma" yollarıyla bir pasifizasyonun pençesinde insanın tüm fonksiyonlarını, yeteneklerini ve dışa dönük yüzünü yok sayan bir ataletin içine kendilerini hapsediyorlar mı diye düşünüyorum. Her iki bakış açısı da zihnimdeki soruları yanıtlama açısından bana yeterince olgunlaşmış gelmiyor.

Bu kadar çok relativizm beni ürkütüyor



Kanada'da geleneksel fok balığı avlama sezonundan bir fotoğraf. Bir kısmımız bu sahneleri içimiz kan ağlayarak izlerken, kahraman avcılarımız mümkün olduğunca çok foku kafalarına vura vura öldürmenin optimizasyonuna tahsis ediyorlar değerli beyinlerini. Özgür iradeyi temsil edecek olan beyin bu. Bu beyin dünyayı objektif olarak algılayacak. Yani...

Düşünce ve karar sistemlerimizin, yani kişisel ve toplumsal olarak algı, anlama, öğrenme, değerlendirme sistemlerimizin yoğun relativizmi beni korkutuyor. Bu kadar çok öznelliğin olduğu bir sistemde "özgür irade"nin tek doğru, objektif ve geçerli bir yöntem olabilmesi, hatta varolabilmesi bile bana aykırı ya da imkansız geliyor.

Denizdeki balıklara bakıp, suda nasıl yaşadıklarına hayret ederken, aslında "hava" dediğimiz bu "boşluğun" da bir sıvı olduğunu düşünmeliyiz. Oksijenin hayat verdiğini söylerken, dünyamızdaki ilk hayatın karbondioksit (yoksa monoksit mi?) soluyarak yaşadığını göz ardı etmemeliyiz. "Ben gördüğüme inanırım," derken, gözümüzün yalnızca belirli bir dalga boyunu algılayabildiğini ve 2 saliseden daha kısa zaman dilimlerini "göremediğini" ve dolayısıyla çevremizdeki objelerin hareketini sadece temsili ve tahmini olarak "denkleştirebildiğimizi" hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Üstelik, nesneleri zaman boyutunda göremediğimizi ve hiç bir zaman göremeyeceğimizden daha hiç mi hiç söz etmedim.

"Dans etmek için iki kişi gerekir," sözündeki gibi, özgür iradenin gerçekleşebilmesi için relativizmin dışında bir objektif alan var olmalıdır. Sahip olduğumuz "microcosmos" herhangi bir objektivizm için fazlasıyla küçük ve yetersizdir. Düşünce ve algılama sistemlerimiz her şeyi "ben ve başkaları" olarak görebilmeyi pek de becerememektedir. Dışımızdaki her şey, her insan, her canlı bizim "benmerkezci cosmosumuz"un penceresinden değerlendirilmek üzere vardır. Küçük bir kuzuyu sevip okşadıktan yarım saat sonra, aynı kuzuyu öldürüp etinin lezzetinin keyfine varmak düşünce ve duygu dünyamızda hiç de çelişki yaratmaz, yaratsa da bu çelişkiyi gözardı edecek mekanizmayı, öğeleri düşünce sistemimizde kolayca bulup harekete geçirebiliriz. Üzerimize giyindiğimiz "çevreci" kıyafeti, çevremizle bütünleşmenin anlayışına varmaktan ziyade, küresel ısınmanın yaşantımızda meydana getireceği olumsuzluklardan korkmanın bir sonucu olması kuvvetle muhtemeldir. Sevgi, nefret ve benzeri yüzlerce duygu ile dışımızdakileri içimizde olarak, içimizdekileri dışımızda olarak algılayabiliyoruz. Böylesine öznel ve benmerkezci bir sistemin hareket ve karar iradesinin hangi mekanizmayla gerçekleştiğini objektif olarak ortaya koyabilmesi, bilebilmesi bana hiç mümkün görünmüyor.

İnsan cosmosu: Tanrısı kendisi olan bir büyük evren



Holywood senaryosunun kahramanı olarak yaşamanın bir diğer yüzü: Kanser hücrelerini böyle resmediyoruz. Aramızda farklı olanları da böyle resmediyoruz. Sizce bu işte bir terslik olabilir mi? Hücreler, normalde hareket etmezler, bedenlerimizde kendilerine ayrılan yerlerde yaşar ve bölünürler. Yaralanmış bölümleri iyileştirmek, tümörler oluşturmak gibi nedenlerle kısıtlı da olsa seyahat özgürlükleri vardır. Bedenimizin en gezgin ve başına buyruk hücreleri, metastas yapan kanser hücreleridir.
İnsanın yaklaşık bir hesapla 100 trilyon hücreden meydana geldiği öngörülüyor. Ayrıca 1000 trilyon bakteriye, kaç trilyon olduğunu bilemediğimiz mantar ve arkeye ev sahipliği yapmaktadır. Yani insan, kendi başına bir cosmostur. Sahip olduğumuz her hücrenin 0.35 Gigabyte bilgi saklama kapasitesi ile kendi karar ve hareket merkezlerinin olduğunu varsayabiliriz. Bedenimizdeki 200'den fazla türden oluşan hücreler yalnızca birbirleri ile değil, cosmosu paylaştıkları 1000 çeşit bakteri ve diğer canlılarla da sürekli etkileşim içindededirler. Uzun sözün kısası, bir insanda neredeyse 1 katrilyon "özgür irade" kullanabilecek karar merkezi bulunmaktadır. Sözünü ettiğim 1 katrilyon, yalnızca belirli bir zaman kesitinde hayatta olanların sayısıdır. Bir insanın ortalama 80 dünya yılı yaşadığını düşünürseniz, doğanlar ve ölenlerle hücre, bakteri ve diğer canlıların toplam sayısını bulabilmek için 1 katrilyonu trilyonlar belki de katrilyonlarla çarpmak gerekecektir.

Günlerdir bir sağ elime, bir sol elime bakıp duruyorum, kendime ait bir şeyler görebilir miyim diye. Aynaya baktığımda yalnızca başımın üzerindeki bir çift gözü değil, yüzümde yaşayan milyarlarca gözü de görmeye çalışıyorum. Yüzümü yıkadığımda derimde kalan sabun kalıntılarından milyarlarca bakterinin kendilerine keyifli ve iştahlı bir ziyafet çektiğini hissetmeye çalışıyorum. Ancak algılama sistemlerim bu alanda tamamen yetersiz ve çaresiz kalıyor. Kendimi tam olarak anlayabilmek, kümülatif özgür irademin hangi hücrelerin hangi faaliyetleri sonucunda ve hangi bakterilerin etkisi altında ortaya çıktığı konusunda tam bir körlük ve bilgisizliğin içinde olduğumu hissediyorum.

Sağ elimdeki bir hücrenin, pekala sol elimdeki bir diğer hücrenin işini yapabilecekken, sağ elimden kalkıp sol elime seyahat edemeyeceğini hem o hücrem, hem de ben biliyoruz. "Özgür irade"si yalnızca "görevini yapmakla sınırlı" olan "o" hücrenin görevini yapmak dışında hiç bir konuda "tam yetkisi" de bulunmuyor. Peki bu beden ve zihin mekanizmasıyla bir bütün olarak ben, benim de dahil olduğum ve ne boyutlarını ne de mekanizmasını bilemediğim bu büyük "cosmos"daki hangi "görev"im, ya da varlık nedenim çerçesinde hangi sınırlar dahilinde "tam yetki"ye sahibim? Özgür irademin ipi nereye bağlı?

-Birinci bölümün sonu-

Pazar, Nisan 19, 2009

Kararlılık mı iletişim mi?


Katolik Okulu öğretmenleri. İlköğretimin tümüyle "rol temelli eğitim" üzerine kurulduğunu gösteren böyle sayısız fotoğraf bulabilirsiniz. "İletişim temelli eğitim" için üniversiteye kadar sabretmeniz gerekiyor ancak Türkiye'de o bile çok zor olabilir.

Bugün benim Metallica dinleme günüm; yemek yerken, kahve içerken, hatta merdivenlerden bir aşağı bir yukarı inip çıkarken ve şimdi yazmaya başlayacağım "eğitim" yazısını yazarken kulaklarımda Metallica'nın şarkıları olacak. Büyük ihtimalle, bütün şarkılarını defalarca dinlemeden günümü sonlandırmayacağım.

Benim eğitimle tanışmam bir açıdan çok heyecan verici, başka bir açıdan da çok hayal kırıcıydı. Ama bugünkü konu bu değil, konu çocuk eğitimi. Çocuk eğitimi için bir televizyon programı projesine senaryo yazarı olarak katılmıştım. Bu konuda hiç bilgim olmadığı için tabi ki öncelikle benim "eğitim" almam gerekiyordu. Birlikte çalıştığımız pedagog hem her bölümün çerçevesini çiziyor, hem de beni bilgilendiriyor, eğitiyordu. Çocuk eğitiminin hala teorilerine hiç bir zaman inanasım gelmeyen Freud üzerine kurulmuş olmasına bir şey demeyeceğim, ama insanın "çocuk köklerini" görüp anlaması benim açımdan çok ama çok ilginç bir deneyim olmuştu.

Projede birlikte çalıştığımız pedagog ile yaptığımız konuşma bantlarını çözümleme için dinleyince, nasıl da anlamsız bir şekilde sözünü kese kese ukalalık yaptığımı fark etmiş, kendime çok kızmış ve utanmıştım. Pedagog, "kararlılık" dedikçe, ben çenemi bir türlü tutamıyor, "iletişim" diye itiraz ediyordum. Aslında bilincinde olmadan, yalnızca çocuk eğitimindeki değil, hayatın bütünündeki temel bir zıtlaşmayı dillendirmekteydim.

Rol temelli eğitim, rol temelli yaşam


Çocukların, annelerinin memelerinden ayrılıp kendi başlarına birer varlık olduklarını anladıktan sonra kendilerinin "anne, baba" diye çağırılmasını isteyen dev yaratıklardan herhalde ilk öğrendikleri şey "rol dağılımı" oluyor. Çocuklarımıza, ilişkilerimizi önceden belirlenmiş "roller" çerçevesinde kurduğumuzu ve rollerin dışına çıkılmasının hiç de iyi bir şey olmadığını öğretmeye can atıyoruz. Çocuk eğitim malzemeleri ve kitaplarının tümünün ana omurgası bu rollerin "belletilmesi" üzerine oturuyor. Çocuk oyunları bile büyüklerin rollerine bürünme egzersizlerine dönüşüyor.

Rol temelli çocuk eğitimine itiraz edip "iletişim, iletişim," diye ısrar eden benim gibi kişilikler ise çocuklarla herhangi bir role girmeden daha eşit, sınırları karşılıklı keyifle oluşan bir ilişki kurmak istiyor. Çocukların bana şimdiye kadar hiç bir zaman "abi, amca" gibi sıfatlar kullanmamış olmaları, her zaman ismimle çağırmış olmaları tesadüf değil tabii ki. İsmim dışında sıfatlarla çağırılmak beni hep incitmiş, karşılıklı bir anlayış kuramadığımızı düşündürdüğü için üzmüş, kırmıştır.

Rol temelli eğitimde kilit kelime, "kararlılık"tır. Çocuklara, davranışlarını belirlenmiş rollere göre düzenlemesine zorlayan sistemin adıdır kararlılık. Yavru köpeğe patronun kim olduğunu göstermek için pes edene kadar havada tutup bırakmamaktır. Çerkezlerde eskiden hapishane bulunmaz, ceza verdikleri kişilere toplum yüz çevirir, suçluyla konuşmaz hatta bakışmaz ve garibanı hapse girmekten beter hale getirirlermiş.

Rol temelli yaşamda "düzenli" kişiler, rollerin sınırlarının, kapsamlarının belirsizleşmesinden çılgına döner, ayaklarının altından zeminin kaydığını hissederler. "Analitik" kişilikli iletişim meraklılarının, sınır bölgelerindeki kazı çalışmaları onları deli eder. Ancak, analitikler, bitmez bir görev aşkıyla solucanlar gibi çalışmayı sürdürürler, toprağı havalandırırlar, yeni, taze bir hayatın canlanıp yeşermesine zemin hazırlarlar.

Karar verme süreçleri



İtalyan aile yaşamında filmlerde gördüğümüz festival havasına aramızda imrenmeyen yoktur sanırım. Roller ve iletişimin patırtılı, gürültülü ve fakat keyifli birlikteliği bu bitmez tükenmez şenlik havasının zeminini oluşturur.

Verdiğim kararlara güveniyor muyum? Hayır. Verdiğiniz kararlara güveniyor muyum? Hayır. Buna, "analitik olmanın laneti" de diyebilirsiniz. Analitik bir insan için hiç bir şey olmuş bitmiş değildir, tekrar ve tekrar geri döner, bakar, inceler. Tüm programları altüst edip orasını burasını değiştirir, her şeye yeniden başlar. Kendi zeminlerini yaratır, kendi rollerini oluşturur ve üstelik bunları açık uçlu bırakır. "Düzenli " birisini çıldırtmak için yapılması gereken ne varsa hepsini yapar yani.

Benim gibi birisi için en kolay şey karar vermektir, diğer en kolay şey de karar değiştirmektir. Analitik kişilikler "iş odaklıdır", iş derken işkolik anlamında değil, çalışmanın sonunda çıkacak işin kalitesine, niteliğine odaklıdırlar. Bu nedenle karar değiştirmekte hiç zorluk çekmezler. Ancak birlikte karar vermekten hoşlanırlar, herkesi ikna etmek, ya da ikna olmak isterler. Bu konuyu şöyle bitirebilir miyim? İletişim temelli yaşamda, karar verme süreçleri büyük bir İtalyan ailesinin hep birlikte şen şakrak akşam yemeği yemesi gibi birlikte yürütülen bir süreçtir. Rol temelli yaşam, aynı sofrada olunsa bile herkesin kendi sınırları dahilinde ve tek başına kararlar verdikleri kraliyet yemekleri gibidir.

Boğaz sıkarak çocuk eğitmek



Antropolog Malinowski'nin Yeni Gine'deki Trobriand Adaları yerlileri üzerine yaptığı araştırmadan çocukların 4-5 yaşlarına gelince anne babalarından uzaklaşıp köyün uzak tarafında kendilerine ait çadırlarda yaşadıklarını öğreniyoruz. Maalesef dünyanın diğer yanındaki bizler, çocuklarımıza böyle mükemmel bir ortam sağlayamıyoruz. Çocukları, kendilerimizi gerçekleştirmenin bir uzantısı olarak "denetim altında" tutmayı seviyoruz. Hele Türkiye'de bir boğazlarını sıkmadığımız kalıyor. Hoş bu eksikliğimizi de geçenlerde vatansever bir vatandaşımız çocuğunun boğazına bıçak dayayarak hepimiz adına gidermişti.

Ankara Kolejinde, ilkokulda bazı derslerde Amerikan sistemine benzer şekilde 6'lı guruplar oluştururduk. Daha sonra İngiltere'de Film Okulundaki öğrenim yıllarımda da 6 kişilik ekipler halinde çalışmıştık. Böyle bir "ortak çalışma deneyimi" bildiğim kadarıyla Türk öğrencilerini her dönemde teğet geçti. Bu tür küçük gruplar, ortak çalışma disiplininin kazanılması için vazgeçilmezdir. Grup üyeleriyle kurdukları ilişkilerin ortak çalışmaya nasıl yansıdığını test etmeleri için çocuklar için çok değerli bir deneyim olmasının yanısıra öğretmenlerin de çocukların kişiliklerini iş başında görmeleri ve ona göre düzenlemeler yapmaları için benim bildiğim en iyi sistem.

Her kişilik tipinin öğrenme sistemi diğerinden farklıdır. Bazıları her söyleneni not etmeden öğrenemez, bir diğer grup bilgiyi küçük fonksiyonel parçalara ayırarak öğrenir, ezberlemekten keyif alanlar olduğu gibi nefret edenler de vardır. Amerika'da çok uzun zamandır çocukların farklı "öğrenme özelliklerine göre" eğitilmelerine çalışılmakta olduğunu biliyorum. Bizde ise daha çok "öğretmenin öğretme özelliklerine göre eğitim" esastır. Rol temelli ilişkiyi tercih eden "düzenli" kişilik yapısının egemen olduğu ilköğretimde, bu yüzden kavramsal ve analitik düşünen öğrenciler çoğu zaman geri plana atılmaktadır. (Eğitim hayatımda benim için en buyuk hayal kırıklığı budur.)

İş yaşamında düzenli-analitik problemi


İletişimin en büyük sorunu; bizimle nasıl iletişim kurulmasını istiyorsak, bizim de karşı taraflarla aynı şekilde iletişim kurmaya çalışmamız, bildiğimiz tek yöntemle yani. Oysa karşı tarafın kişiliği, onunla tamamen farklı bir yoldan iletişim kurmaya imkan veriyor olabilir ki çoğu zaman öyle oluyor zaten. Bu durumda ya taktikler uyguluyoruz, oyunlar kuruyoruz ya da çekinip korkarak eksik iletişim kuruyoruz. Başımıza bu nedenle gelmedik kalmıyor. Çözüm, bizim bildiğimizin dışında ilişki kurma şekilleri olduğunu bilmek ve farklı kişiliklerle nasıl iletişim kurulacağını öğrenmekten geçiyor.

Bu konu çok uzun, onun için müşterilerle nasıl iletişim kurulabildiğine çok kısa değineceğim. Eğer müşterim "düzenli" kişilik yapısına sahipse, bulunduğum rolün dışında bir hizmet benden istenmiyor. Onlara nasıl gitmişsem, tasarımcı olarak mesela, onun dışında tek kelime etmem bile neredeyse yasak, hoş karşılanmıyor. Karar süreçlerine çok minimal konularda katılabiliyorum ve benim uzmanlığım dahilindeki bir çok temel kararlar bile bana sorulmadan alınabiliyor. Hatta bir seferinde, müşterim karşısında 3 tane şirket görünce (PR, reklam, web) ne yapacağını şaşırıp aramızda bir hiyerarşi tesis etmek istemişti. Yani web reklama, reklam PR'a sorumlu olacak, müşteri de PR'dan gelecek teklifi, bilgiyi değerlendirecekti. İşin sonucunun felaket olduğunu söylememe gerek yok tabii ki.

İçinde bulunduğumuz iş dünyası maalesef rol modelli ilişkilerin en katı, en verimsiz şekillerini içinde barındırıyor. Gerek şirket içi gerekse şirket dışı ilişkilerdeki verimsizlik kanımca çok ileri boyutlarda.

Sonuç


Bu blogdaki en büyük sorunum, vakitsizlikten konuları özetleyerek atlaya atlaya geçmek zorunda olmam. Yazdıklarımın ne kadarı anlaşılıyor, ne kadarı işe yarıyor, bir sürü okur geliyor gidiyor, kim ne alıyor, ne götürüyor bilemiyorum. Belki de kendimi daha küçük alanlarda anlatmayı denemeliyim, ancak bu da benim düşünce sistemime çok ters, zihnim çok geniş alanlarda top koşturmaya ayarlı, ister istemez topu da sahayı da kaybedebiliyoruz zaman zaman. Neyse, hayat uzun, hayat güzel, nothing else matters.

Nothing else matters



"Abicim, biz bunları okumayalım, en iyisi Metallica dinleyelim," diyenlerdenseniz, işte size en çok sevdiklerimden biri; "Nothing Else Matters". James Hetfield bu şarkıyı 1990'da eski sevgilisi için yazmış. San Francisco Senfoni Orkestrası ile birlikte çaldıkları "No Leaf Clover"ı da dinlemeyi unutmayın, o tamamen uçmuş. Öte yandan, "Yahu Metellica beni kesmez, daha sağlam bir şey dinlesek," derseniz, bu işin erbabı Led Zeppelin var tabii ki, sizi ona havale edeyim: Immigrant Song.

Salı, Nisan 14, 2009

Türkan Saylan ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'ni seviyoruz



Bugün Genel Merkez, benim evim ve çok sayıda şubemiz, suçla bağlantılı olduğuna ilişkin olduğuna en küçük bir kanıt olmadığı hukukçularımızca ifade edilen bir arama emri ile aranmaktayız. Birçok yönetim kurulu üyemiz tutuklanıyor. Ben çok hastayım ve hastanede yatıyorum hafta sonu izinli çıkmıştım. Kan değerlerim çok düşük. Ağır bir kemoterapi alıyorum. Herkesin bildiği gibi ÇYDD hem darbeye hem de şeriata karşıdır. Ülkenin eğitim yoluyla kalkınması için çalışır. Ergenekon vb. oluşumlarla hiçbir ilgisi yoktur, olamaz da. Özetlersek ÇYDD olarak Türkiyemiz’de bir hukuk devleti, Atatürk ilkeleri doğrultusunda bir yönetim istiyoruz. Evrensel hukuk kurallarının herkesin beyninde, yüreğinde yer etmesini ve adil yargılama kurallarının egemenliğini beklemek bir yurttaş olarak hepimizin hakkıdır diye düşünüyoruz. Biz de hakkımızı arayacağız.

Türkan Saylan

Pazar, Nisan 12, 2009

Kimya ile iletişmek torbada sevişmek entelektüelleşen aşk bakteri kabuklarıyla gelen beyin ölümü


Bonnie Bassler
Princeton Üniversitesi Mikrobiyoloji Bölüm Başkanı Bonnie Bassler, bakterilerin tek başlarına güçsüz olduklarını ve ancak belirli bir sayıya ulaştıklarında başka sistemlere karşı saldırı başlattıklarını keşfetmiş. Tek hücre ve tek DNA’larıyla dünyanın en eski canlıları olan bakteriler, birbirleriyle iletişmek için çevrelerine küçük moleküller salgılıyorlarmış. Salgılanan moleküller belirli bir yoğunluğa ulaşınca, yeterince bakterinin toplaştığını düşünüp hep birlikte harekete geçiyorlarmış.

Dünya üzerindeki en yetkin varlık olarak kendimizi pohpohladığımız biz insanlar, gözümüzle ışığı, kulak ve kürek gibi dilimizle de ses dalgalarını çok gelişmiş yöntemlerle işleyip en başarılı iletişim sistemini kurduğumuzu düşünürüz. Bana göreyse, özellikle konuşmak ve genel olarak iletişim, insanların en geri kalmış yanlarıdır. Beynimiz tıkır tıkır maşallah her şeye çalışırken, hem kendimizle, hem de başkalarıyla iletişim kurmak, bilgi, düşünce ve duygu değiş tokuşmak bu kadar mı zor, yavaş ve muğlak olur Allahım. Evet bir tanrı varsa, ve biz insanları yaratmışsa, bence kesinlikle kendi Molière oyunlarının patetik aktörleri olarak tasarlayıp topumuzu da bu iletişim cehennemine bilhassa ve dalgasını geçmek üzere yollamıştır, bundan emin olabilirsiniz.

Bizler bütün bu “gelişmiş” iletişim sistemleriyle birbirimizle çan çan çan konuşa dururken, doğadaki diğer canlıların en eski ve en basit iletişim yönetimini, kimyasal iletişimi küçümseyip geri plana atmışızdır. Oysa, kimya ile iletişim, ne kadar gelişirsek gelişelim, bizim temelimiz olmaya devam etmektedir.

İşi basitten almaya çalışalım: Bir hücrenin yaşamını sürdürebilmesi için en kolay çözüm, bölünmekti. Kendinden iki tane olmak, sonra dört, daha sonra sekiz, on altı. Bu yöntemle sonsuza kadar yaşayabilirdiniz. Dahası, diğer kendilerinizle bir grup, topluluk oluşturup, bücür boyunuzla tek başına sahip olamayacağınız güce erişebilir, baş edemeyeceğiniz dış etkenlerle mücadele edebilir ve sonsuz yaşamı garantiye alabilirdiniz. Bu mükemmel gibi görünen resimdeki tek eksik, serbestçe salınan dolanan birçok kendiniz arasındaki ilişkiyi sürdürebilmekti ki, iletişim denen ve başımıza tarifsiz sorunlar ve belalar açacak olan bu kavram tam da bu nedenle ve bu zamanda icat edilmişti belli ki. Bugün bakterilerin yaptığı gibi, birçok kendimize iletişim molekülleri gönderip tüm kendilerimizle bir olarak yaşamaya devam ediyorduk. Mesela kendiniz gibi bir milyar insan düşünün, tıpkınızın aynısı, biriniz doğarken öbürünüz ölüyor ama siz durmadan çoğalıyorsunuz. (Aman Allahım, ne kabus! Bir tanesine dayanmak bile ne kadar zorken!)

Sonsuza kadar yaşamak için diğer kendimizi arama yolculuğunda kimyasal bir iletişim yöntemi olarak sevgi


İngilizcede, "yaşlı ve huysuz kadın" anlamına gelen "old bag -eski torba" deyimi kadar Kraliçe Victoria dönemini anlatan bir söz yoktur benim kafamda. Victoria dönemi, katı ve kuralcı ahlakçılığıyla yalnızca çıplaklığı değil, karı kocanın bedenlerinin birbirine değmesini bile yasaklamış, reddetmiş ve günah addetmiştir. Eşler, birbirleriyle sevişirken tüm vücutlarını kapatan, yalnızca gerekli yerlerde birer küçük delik bulanan elbiseler, görünümleri itibariyle "torba"lar giyerlerdi. Kadın yaşlandığında giydiği torba da artık eskir, yıpranır, "eski torba" olurdu.


Victoria dönemi kadınlarının kıyafetleri bile onların iş ve sosyal dünyadan uzak durmaları üzerine tasarlanmıştı. Kendilerinden istenen tek şey, iyi bir anne ve eş olmalarıydı. Dindarlığın epeyce baskın olduğu bu dönemdeki yaşam tarzı ve kadına bakış açısı (kıyafetleri dahil) bizim şu andaki dindar kesiminkiyle büyük benzerlik taşıyordu. Şehirlilerin ahlakçılığının engellediği "kimyasal iletişim" ise işçi sınıfı arasında epeyce yaygındı. "Ben senin bildiğin kızlardan değilim," deyimi büyük ihtimalle o zamandan kalmıştır, zira seks, sokak hayvanlarının ve düşük sınıfın faaliyet alanı olarak görülürdü. Eşcinsellik gibi "sapkın" davranışlar, 1830'a kadar İngiltere'de idamla cezalandırılmıştır. Eşcinsellerin şimdilerde kendilerine uygun gördükleri "gay" kelimesi ise o dönemde Londra'da sayıları 80.000'in üzerinde olan sokak fahişeleri için kullanılmaktaydı.

Victoria ahlakçılığının temel varsayımı, seksin sadece üremek için gerekli olduğuydu. Oysa, seks, tüm organik varlıkların kimya yoluyla iletişmelerinin en etkili yoluydu; onsuz herkes sağır, herkes dilsizdi.

Bir diğer varsayım da insan salgılarının "iğrenç ve hastalıklı" olduğuydu. Canlıların birbirleriyle salgı değiş tokuşunun, eşlerin birbirlerine keyifli hikayeler anlatmalarının, hislerini ifade etmelerinin, yorucu bir günün ertesinde yan yana oturup el ele tutuşup sakin bir sohbete dalmanın milyonlarca yıldır süre gelen bir yolu olduğunu fark edememişti Victoria ahlakçılığı.

Küçük çocuğunuz varsa ya da anaokulunda çalışmışsanız, 3-4 yaşındaki çocukların hayal kırıklığı yaşadıklarında masalara, sandalyelere, duvarlara sürtünerek mastürbasyon yaptıklarını bilirsiniz. Çevremize salgıladığımız iletişim salgıları diğer kendilerimize ulaşamadan havada uçuşa uçuşa kaybolmuşsa, kayboluyorsa, hislerimiz sahipsiz kalıp kendi içimizde döne döne bizi de girdabına çekiyorsa, siz, ben, yetişkin olarak hepimiz daha mı farklı davranırız ki hayatımızda?

1 hücreden 100 trilyon hücreli sistemlere geçiş


Eğer yaşamımızda her şeyin mükemmel olduğu bir dönem varsa, o da annemizin karnında geçirdiğimiz o geri dönülmez 9 aylık süredir. Her şeyin bize yettiği ve fazlasını istemeye gerek duymadığımız tek dönemimizdir. Doğduğumuz andan itibaren bizden koparılmış diğer parçamızı, yani sıcak yuvamızı ve kendiliğinden gelen besin kanalımızı büyük bir çaresizlik ve açlıkla arar dururuz. Eğer sevgi ve aşk denen duygulara sahip olmasaydık, büyük bir ihtimalle, çoğumuz bir aylık, hatta bir günlük bile olmadan ölüp giderdik. Aşk bize, kaybettiğimiz diğer parçalarımızı bulmamız için ihtiyacımız olan gücü ve dayanıklılığı vermektedir.

Tek hücreli bir bakteri için bölünmek pek de zor bir iş değildir, ancak 100 trilyon hücreden meydana gelen biz insanlar için bölünmek pek de pratik sayılmaz. Canlılar geliştikçe, yaşamını sürdürebilmek için daha farklı yöntemler bulmak zorunda kalmışlardır. Yumurtlamak, milyarlarca yıl öncesi için dahiyane bir çözümdür. Ancak sistemler daha da geliştikçe, yumurtaların gelişme süreleri uzadıkça, güvenli büyüme için karın bölgesinin kullanılmaya başlaması canlı organizmalar dünyasında tam bir devrimdir. İnsanların evrilerek daha yetkin varlıklar olabilmeleri için bu bile yeterli olmayacak, gelecekte yepyeni yöntemlerin bulunması gerekecektir.

Tek hücreli bir sistemden 100 trilyon hücreli bir sisteme geçmek, organizmaların yaşamlarını sürdürmeleri konusundaki perspektiflerini de derinden etkilemiştir. Bir bakteri bölünerek kolayca iki tane kendisi olurken ve iki kendisi arasındaki ilişkiyi minik moleküller salgılayarak basit tarafından hallerken, biz insanlar kadın ve erkek olarak ancak iki kişi bir araya gelerek yeni bir sistemi (çocuk) oluşturabilmekteyiz. Üstelik ortaya çıkan yeni insanın onu oluşturan ikiliden bağımsız farklı özelliklere sahip olması işin özünü epeyce karmaşıklaştırmıştır. Tek hücreliyken “kendi yaşamını sürdürme” olan amaç yine işin temeli olarak kalırken, artık çocuğun, ailenin hatta koca bir “türün sürdürülmesi” gibi komünal amaçlar kazanılmıştır.

Entelektüelleşen aşk


Aşk, çizim: Sinan Torunoglu
Yirmi küsur yıl önce yaptığım, aşkı ifade eden çizimlerimden nispeten edepli olan bir tanesi. Beynimiz entelektüelleştikçe, kendimizi ruh ve beden diye ikiye ayırmadan bir bütün olarak algılama yetisine kavuşuyoruz. Aşk entelektüelleştikçe de aşk ve seks ayrımı büyük oranda ortadan kalkacaktır eminim.

Kendi yaşamımızdaki ya da toplumdaki her değişiklik, milyonlarca yıllık bir perspektiften baktığımızda, insan evriminin çok sayıdaki aşamalarından birini oluşturur, ne kadar küçük ve belirsiz görünse de. Benim görüşüme göre, entelektüelleşme, son on bin yılın en büyük insan evrimidir. Ve hayatımızı tek başına temelden etkileyen en önemli öğedir. Nasıl ki, bölünme milyarlarca yıl sonra “karında yumurta büyütme” olarak karşımıza çıkıyorsa, “bilgi edinme, saklama ve işleme” fonksiyonları da işin azameti karşısında çok merkezli ve aşamalı yapıya kavuşmuştur. Bu gelişmenin bizim aşk kimyamıza, yani kendilerimizi bulma serüvenimize etkisi, sandığımızdan da güçlü olmuştur. Entelektüelleşme ile düşünce dünyamız yaşamımızda patates soymaktan daha fazla yer kapladıkça, düşünsel birleşme ve bağlanma arzusu neredeyse her şeyden daha fazla önem kazanmıştır. Eskiden “bana iyi yemek pişirir, sağlıklı çocuk doğurur mu” düşüncesinin yerini, artık, “düşünceleriyle benim düşüncelerimi ileriye taşır mı” tasası almıştır. Çekiciliğin parametreleri değişmiştir. Ya da daha doğrusu, dünya nüfusunun şimdilik az bir bölümü için değişmiştir.

Entelektüelleşmenin bir diğer sonucu da, daha önce çok daha basit parametrelerle çıktığımız “diğer kendilerimizi arama yolculuğu”, gelişmiş parametrelerle seçici ve bir o kadar da ulaşılması zor olmaya başlamıştır. Kimyasal iletişim, karında yumurta büyütme gibi süreçlere geçilebilmesi ancak Anka kuşu kadar nadir elde edilen “entelektüel bütünleşme”nin gerçekleşmesiyle anlam kazanır olmuştur.

Buradan nereye gideceğiz?



Stanley Kubrick'in "Clockwork Orange" filminin bir sahnesinden esinlenmiş duvar graffitisi. Film, Amerikalıların pek sevdiği davranışçı psikolojinin faciasını konu alıyordu. Dışadönüklerinin nüfusa oranı %70'e varan ABD'nin reklam ve iletişim formüllerini %70'i içedönük olan Türkiye'ye uyarlamaya çalışan iletişimci ve reklamcıların yarattığı facia da ayrı bir konu tabii ki.

100 trilyon hücrelik hacmimize güvenip 1 hücreli halimizden bu yana taşıdığımız kimyayı küçümsemek büyük hata olur. Meslek olarak iletişim ve reklamcılık “kimya ile iletişim”i şu andakine göre çok daha temelden kavramalıdır. Bunun için daha bir çok konunun şifresini çözmemiz gerekir. Zamansızlık nedeniyle şimdilik bu kadarlık "deşme" yapıyorum, ileriki yazılarımda bu konuya geri döneceğim, biraz sabır lütfen.

Bu yazıyı bitirmeden, bakteriler hakkında biri iki şey daha söylemek istiyorum. Belki bilirsiniz, beynimiz bakteri gibi yabancı varlıkların girişine karşı neredeyse mükemmel bir şekilde korunmaktadır. Bir bakterinin beyin bölgesine girip kendisine ziyafet çekmesini düşünmek bile akla ziyandır. Ancak kullandığımız antibiyotikler bu yolu da bakterilere açmış görünüyorlar. Antibiyotikler, bakterilerin kabuklarını delip geçer ve onları öldürürler. Vücudumuzda biriken bakteri kabukları kandaki bazı proteinlere yapışıp kalbe ve beyne giderler. Sonrası facia tabii ki.

Yazının başında sözünü ettiğim mikrobiyolog Bonnie Bassler ve ekibi, bakterilerin iletişimleri konusundaki keşiflerini yeni tür bir antibiyotik üretiminde kullanmaya niyetliler. Bakterilerin birbirleriyle iletişimlerini karıştırarak, saldırı için yeterli sayıya ulaştıklarını öğrenmelerini engellemeye çalışacaklar. Ne kadar insafsız bir yöntem değil mi? Yani düşünün, diğer kendilerimiz burnumuzun dibinde olduğu halde bunu hiçbir zaman bilmeden aşksız sevgisiz geçip gidecek ömrümüz. Zavallı bakteriler, zavallı biz; iletişimimizle oynayacağınıza bizi öldürün daha iyi. Molière oyunlarının bir karakteri olarak yaşamaktan kurtuluş yok belli ki.

Cumartesi, Nisan 04, 2009

Boğaziçi Köprüsü trafiğinde beklerken outdoor (dış cephe) reklamları hakkında kısa tasarım notları



Belli ki, dış cephe panolarını tasarlayanlar bilgisayarlarının karşısından nadiren kalkıp sokağa çıkıyorlar. Boğaziçi Köprüsüne yaklaşmaya çalışırken yavaş yavaş ilerleyen trafikte sağa sola bakındığımda ilk önce yukarıdaki Fiat reklamını fark ettim. Fiat'ın logosu görünürlük açısından tehlike sınırındaydı. Gazete, dergi reklam mantığını dış cepheye de uyarlayınca ancak böyle oluyor demek ki.

Ayrıca, reklamdaki "bazı tasarımlar hayatımızı değiştirir" sloganı Fiat'ın bu modeline hiç uymamış, daha sıcak bir mesaj beklerdik.



Selpak'ın reklamında savunulur bir yan bulabilirsiniz ama TTnet hakkında da aynı şeyi söyleyebilir miyiz?

Bu güzelim bahar gününde en son görmek isteyeceğim şey, herhalde lacivert üzerine yıldızlı gece fonu. TTnet her gördüğünü outdoorda kullanma hatasına düşmüş, yine odalarına kapanmış tasarımcıların marifeti.



İşte ne yaptığını bilen bir tasarımcı -eğer tesadüf değilse, Mango adını en yukarıya koyup işi bitirmiş.

Fotoğraf, air conditioner "enstalasyonlu" mimari estetiğimize de pek güzel bir örnek aynı zamanda.



Binanın dokusuna uymayan "yama reklam"a iyi bir örnek. Bu reklamdan anladığım şu: Şişli Belediyesi, en azından estetik konusunda çözüm üretemeyecek, o kesin.