Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Cumartesi, Mayıs 16, 2009

"Saignant" et yemenin ölümsüz çekiciliği

Gençliğimde Paris'te ne öğrendim diye sorarsanız, et yemeyi ve salatanın da yemek olabileceğini öğrendim derim.

Et yemek demek, eti "saignant" yani az pişmiş olarak yemek demektir. "Ben et yemesini bilirim," deyip de orta ya da çok pişmiş yiyen hiç kimseye inanmayın. Et, dışı pişmiş, içi çiğ olarak yenir, lezzeti ancak o zaman anlaşılır, lezzetin keyfine ancak öyle varılır. Kasap tarafından ölümüne dövülerek inceltilmiş, annelerimiz tarafından su saldırılarak ya da kömür imalatı amacıyla kavrulana kadar pişirilmiş bifteklerin ülkesinde bunu söylemek ne kadar anlamlıdır bilemiyorum tabii.

Lezzetli bir et yemeğinin kuralları bellidir; çayırdan beslenerek doğal şekilde yetiştirilmiş bir hayvandan elde edilmiş, yeterince bekletilmiş, kalın kesilmiş ve dövülmemiş bir et. Dışını çabucak pişirebilecek denli harlı bir ateş ve fakat içi sıcak ancak çiğ kalacak kadar az bir pişirme süresi gerekli. Etin üzerine, altına sos mos hiç bir şey sürülmez, dökülmez. Sadece kekik gibi kurutulmuş otlardan az miktarda koyabilirsiniz, biraz da karabiber koyabilirsiniz. Eti pişirmeden önce marine etmek, yani yapay yollarla çürütmek sadece kötü etler için söz konusudur.

Türkiye'deki hayatım, kasaplarda, "Eti dövmeyin," demekle ve restoranlarda az pişmiş diye getirilen kötü pişmiş etleri geri çevirmekle geçti, bu listeye anlı şanlı ve dünyanın parasını alan bir sürü restoran dahil. İstanbul'da et yerken şikayetçi olmadığım tek yer Kalamış Divan olmuştur.

Paris'te et yemeyi öğrendikten sonra, bir diğer "eti kötü pişirenler ülkesi"ne, yani İngiltere'ye gitmiştim öğrenim için. Bir gün canıma tak edince tüm cesaretimi toplayıp Londra'daki çok güzel ve bir o kadar da pahalı bir Fransız restoranına gitmiştim. Akşamüstü 6'da girdiğim restorandan, 11'de çıkabilmiştim ancak, öylesine keyifliydi. Param olduğu sürece her ay bir kez o Fransız restoranına gidip nefis yemeklerini yiyor, şaraplarını içiyordum. Gizli bir sevgiliye gider gibi çok pişmiş et yemek isteyebileceklerden uzakta olarak ve tek başıma o keyifli büyüyü doyasıya yaşıyordum, aylık bütçemin neredeyse onda birini ödeyerek.

Arkadaşlarımı evime davet ettiğimde hazırladığım menü yıllar boyunca değişmemiştir: Izgara et, salata ve şarap. Onlar için eti biraz fazla pişirdiğim doğrudur ama kadınlar sağ olsunlar, "Bu et az pişmiş," diyerek hevesimi şimdiye kadar hiç kırmadılar. Erkeklere gelince, bir kez bile, "Bu az pişmiş," demeleri diğer yemeklerden aforoz edilmeleri için yeter sebeptir.

Bu yazıyla Türkiye'nin sorunları listesine yeni bir madde daha mı eklemiş oldum bilmiyorum ama, et yemeyi de salata yapmayı da bilmiyoruz. Diğer bilmediklerimizin yanında pek de önemli değil belki ama benim gibi "Saignant" ülkesi vatandaşlarının az pişmiş et ülkesini özlemelerine de engel değil tabii ki.


Bahar erken mi geldi, geç mi geldi, gitti derken, İstanbul'da sıcaklık yükselmeye başladı. Güneşin bizleri kavururcasına ısıtacağı yaz mevsiminin kapısı aralandı. Güvenilir dostumuz, esin ve ışın kaynağımız güneşle birlikte klorofillerimiz deli gibi coşacak, yemyeşil, sağlıklı ve yaşam dolu derilerimize kavuşabileceğiz. Denizimize gireceğiz, tatlı esintili kır kahvelerinde ağaçların gölgesinde serinleyeceğiz, sırt üstü çimenlere yatıp hayallerimizi dilediğimiz gibi koşturabileceğiz, gökyüzümüz ve yıldızlarımızla baş başa kalabileceğiz, rengarenk çiçeklerin arasından geçip yolumuza devam edebileceğiz. Yukarıdaki vidyoyu, "Ben az pişmiş et met istemem, doğru dürüst bir şey çal da keyiflenelim," diyenleriniz için koydum. "Here comes the sun", George Harrison, o güzelim şarkısını Paul Simon ile birlikte söylüyor. Şarkı bitince hemen yerinizden kalkmayın, Simon'ın bir sürprizi olacak hepimiz için.

Çarşamba, Mayıs 13, 2009

"Babam beni hayvan satar gibi evlendirdi, PC'miz bozuldu, işlem yapamadık."

Tasarımcı, sokağa çıktığında, işine gittiğinde, taksiye vapura bindiğinde, evine döndüğünde havada baştan çıkarıcı bir tasarım soluyamıyorsa, oksijen maskesiyle yaşamaya mahkumdur hayatta kalabilmek için.

Evinin yanından geçerken, orta yaşlı kadıncağızın söyledikleri kelimesi kelimesine buydu: "Babam beni hayvan satar gibi evlendirdi, PC'miz bozuldu, işlem yapamadık." Bir gün önce söylediği cümleyi buraya yazmasam daha iyi, yarın bakalım ne söylerken oradan geçeceğim, göreceğiz.

Zaman zaman rastlaştığım, kibar bir kadının yılların baskısından bunalıp patlamasının haykırışlarına şahit oluyorum bir kaç gündür. Bu kadar kibar bir kadının, bir gün gelip neredeyse her cümlesinin içine "orospu" kelimesini yerleştirmesi, bu soğukta bahçeye çıkıp düşüncelerini orada kim varsa ve kim geçiyorsa, çekinmeden, çekinmek ne kelime bilhassa ve özellikle yüksek sesle anons etmesi, şiddetli bir yanardağı patlamasıyla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Sokakta kocası tarafından vahşice dövülen, ama karışmaya cesaret edemediğiniz, ucundan dokunsanız başınıza bela alacağınız bir vaka ile karşılaşmış gibi oluyor insan. Bir yandan kadıncağızın "İmdat" çığlıkları içinizi yakıyor, diğer yandan, bulaştığınız anda neler olabileceğini tahmin edemiyorsunuz.

Bir kere biliyorsunuz ki, bir günlük bir volkanik patlamadan sonra sessizlik gelmeyecek, aylarca, belki de yıllarca sürecek, çok ama çok kızgın lavlar akacak, epeyce canı yanacak.

İkincisi; kendisini, ailesini, çevresini ve hayatı bir bütün olarak sorgulama süreci aylar, hatta yıllar alacak. İçinde bulunduğu cendereyi hem anlayıp hem de kurtulabilmesi gerekecek ki, bu serüven ya tımarhanede, ya da hayatında öngöremediği bambaşka bir yörüngeye girerek sürecek -bitmeyecek.

Evet, uzun sürecek; zira genç kızlıkta 3 ay, 5 ay sürüp düzelebilecek bir kriz, 40 yaşına kadar ertelendiğinde, tıklım tıklım dolu bir "sabit diskin" dosyaları bir türlü organize edememesi gibi, verilerin birbiriyle ilişkisini sağlıklı bir şekilde kurması çok zaman alacak. Fark ettiğiniz gibi, PC'nin bozulmasıyla babasının zorla evlendirmesi arasında hiç bir ilişki yok, ama sabit disk öylesine dolu ki, RAM, yani hafıza, sıkışmış artık, tüm sorunları neden sonuç ilişkisi kurmadan birbiri ardına sıralamaktan başka bir işlem yapamıyor zavallı zihin.

Erkeklerimiz hanım evladı, kızlarımız prenses, tasarımlarımız kalitesiz


Yurtdışında yaşayıp hayatın mekanizmaları hakkında daha fazla bilgiye sahip oldukça, Türkiye'de ne kadar "koruma altında" yetiştirildiğimizi fark etmiştim. "Türk erkeklerinin tümü hanım evladı," diyerek tepkilerimi yansıtırdım o zamanlar. Kızlarımız da maşallah hepsi birer burnu havada prenses olarak doğarlardı. Ancak yıllar geçip yaşları ilerleyince, "hizmetçi" olarak öleceklerini -zor yoldan- fark ederlerdi.

"Koruma" ilginç bir fenomendir. Korumak, insanın dışa açılan duyargaçlarını kapatmak, veri akışını ve dolayısıyla zihnin veriler arası ilişki kurma yetisini geliştirememek demektir. Ama aynı zamanda, koruduğumuz kişinin hayatta kalmasını mümkün olduğunca güvence altına da almak demektir. Bu tür paradokslara, bizler, köylü ağzımızla, "iki ucu boklu değnek" deriz.

Medeniyet, toplum olarak hayatta kalmanın, gerçekten hayatta kalmanın, paradoksları "iki ucu boklu değnek" olmaktan çıkarıp kişilerin ve toplumun yararına olacak şekilde bir skala, dengeli bir spektrum yaratmak olduğunu bizlere öğretmiştir. Eğitim eksikliği olan toplumlarda, paradoksların hep bir tarafında ağırlık yaratılıp kalitesiz bir yaşam sürdürülür.

Kalitesiz yaşam, tasarımın düşmanıdır. Ya da şöyle söyleyeyim; tasarım olmadan kaliteli yaşam olmaz. Zira tasarım, yaşamın ve geçen zamanın her ayrıntısının dikkat ve özenle düzenlenmesidir. Özen gösterilmeyen hiç bir varlık, canlı ya da cansız varlık, kaliteli olamaz. İnsanların beyinsel yapıları dolayısıyla, özen gösterebilme becerisini kazanabilmesi için, eğitim görmesi gerekir.

Hanım evladı olmaktan kurtulamayan bir erkeğin, "gerçek" bir erkek olması ne kader mümkün olabilecektir? Böyle bir erkeğin tasarım becerisinin annesinin makasıyla kumaşları kesip biçen eşcinsel duyarlılığından daha öteye gidebilmesi ne kadar da zordur. İki parça kumaşı bir araya getirdiğinde bile annesinden büyük bir aferim alan kişi, yaşam platformlarındaki vahşi mücadelelerde silahsız ve barutsuz kalıp bocalayacaktır.

Tasarım, her toplumun harcı değildir yani, her toprak, her hava kalite üretebilen bir tasarıma yeterli oksijeni sağlayamayacaktır. Eğer bir tasarımcı, sokağa çıktığında, işine gittiğinde, taksiye vapura bindiğinde, evine döndüğünde havada baştan çıkarıcı bir tasarım soluyamıyorsa, kendi koltuğunda oksijen maskesiyle yaşamaya mahkumdur hayatta kalabilmek için.

Hanım evladı erkeklerden ve hizmetçi prenseslerden kurulu bir toplum, hayattan korunabilmek için birbirlerine yaklaşmaya, benzeşmeye, cemaatleşmeye mecbur kalacaktır büyük ihtimalle. Ve farklılık, öyle ya da böyle herkesin ortak düşmanı olacaktır.

***

Yukarıdaki yazıyı 17 Aralık 2008'de yazmış ama yayınlamamıştım. O günden bu yana ortayaşlı kadıncağız ortalıkta görülmedi, sesi çıkmadı. Dün bir arkadaşım evinin önünden geçerken duymuş sesini, "Canımı acıtıyorsun!" diye bağırıyormuş, kocasının ne dediğini anlayamamış.

Muhafazakar dindar kesimle pek ilişkim yoktur, ama bu kadıncağızla kedilere, hayvanlara duyduğu sevgi nedeniyle zaman zaman konuşmuştum. Sosyal ve ahlaki parametreleri beni dehşete düşürmüştü, başka bir dünyadan gelmiş gibiydi. Ancak zekası ve kabını yırtmaya çabalayan yönü hemen fark ediliyordu. Şimdilik babasına ve hayata karşı yenilmiş gibi görünüyor, dilerim ona destek verebilecek bir kişiyi bulabilir bir gün.

Pazar, Mayıs 03, 2009

Zeka ve kavrayışımın yetersiz kaldığı anlar

Bizim uygarlık diye tanımladığımız çerçeveye girmemiş kimi toplulukların (bunu ilkel diye de tercüme edebilirsiniz) yas törenleri beni her zaman şaşırtmış, hatta dehşete düşürmüştür. Şu açıdan dehşete düşürmüştür; aynı gezegende ve aynı zaman diliminde hatta coğrafya olarak çok da yakında yaşadıımız topluluklarla bu kadar mı ayrıyız? Para, pul, eğitim olarak değil, beynimizin çalışma sistemleri olarak.

Bir annenin karnında oluştuğumuz dokuz ay, kendine yeterli, her şeyi bilen biri olarak ortaya çıkmamıza yeter bir süre değil. Doğduğumuzda, ancak temel fonksiyonları yerine getirebilecek bir beyne sahip oluyoruz. Beyin ilerleyen yıllarda çevresindeki uyaranlarla kendini oluşturup geliştiriyor. Neurobilimci Michael Merzenich, yaşanan deneyimlerin ve öğrenme sürecenin gelişmekte olan beyni doğrudan etkilediğini ve fiziksel değişiklikler meydana getirdiğini öne sürüyor. (bkn. TED konuşması)

Çin malı Chery otomobillerinin tellaklı reklam filmini televizyonda ilk kez gördüğümde, her türlü zeka ve kavrayış yeteneğimin tamamen, tümüyle, tekmili birden çaresiz kaldığını hissettim, yaşadım. Benden çok daha zeki varlıkların, hem benim, hem de sağımda solumda yaşayan bazı insan topluluklarının ruhunu, içini dışını çok iyi bildiklerini ve hangi ürünü hangi topluluklara nasıl satacakları konusunda hiç bir zaman sahip olamayacağım bir bilgi birikimine sahip olduklarını varsaydım. Bu varsayım karşısında dehşete düştüm. Aynı şoku ve dehşeti Turkcell'in Recep İvedik kampanyasında da yaşamıştım.



Chery web sitesine bakınca, sanki bu reklam film hiç çekilmemiş, zeki beyinlerin formüle ettikleri bu tellaklı Chery teması hiç yokmuş gibi oluyor. Oysa web sitesine tellakları, sabunlamayı falan görürüm, reklamda yaşadığım deneyimin uzantısını oradan izlerim diye heveslenerek gitmiştim. Evet, zeka ve kavrayışım bazı durumlarda maalesef yetersiz kalıyor.