Et yemek demek, eti "saignant" yani az pişmiş olarak yemek demektir. "Ben et yemesini bilirim," deyip de orta ya da çok pişmiş yiyen hiç kimseye inanmayın. Et, dışı pişmiş, içi çiğ olarak yenir, lezzeti ancak o zaman anlaşılır, lezzetin keyfine ancak öyle varılır. Kasap tarafından ölümüne dövülerek inceltilmiş, annelerimiz tarafından su saldırılarak ya da kömür imalatı amacıyla kavrulana kadar pişirilmiş bifteklerin ülkesinde bunu söylemek ne kadar anlamlıdır bilemiyorum tabii.
Lezzetli bir et yemeğinin kuralları bellidir; çayırdan beslenerek doğal şekilde yetiştirilmiş bir hayvandan elde edilmiş, yeterince bekletilmiş, kalın kesilmiş ve dövülmemiş bir et. Dışını çabucak pişirebilecek denli harlı bir ateş ve fakat içi sıcak ancak çiğ kalacak kadar az bir pişirme süresi gerekli. Etin üzerine, altına sos mos hiç bir şey sürülmez, dökülmez. Sadece kekik gibi kurutulmuş otlardan az miktarda koyabilirsiniz, biraz da karabiber koyabilirsiniz. Eti pişirmeden önce marine etmek, yani yapay yollarla çürütmek sadece kötü etler için söz konusudur.
Türkiye'deki hayatım, kasaplarda, "Eti dövmeyin," demekle ve restoranlarda az pişmiş diye getirilen kötü pişmiş etleri geri çevirmekle geçti, bu listeye anlı şanlı ve dünyanın parasını alan bir sürü restoran dahil. İstanbul'da et yerken şikayetçi olmadığım tek yer Kalamış Divan olmuştur.
Paris'te et yemeyi öğrendikten sonra, bir diğer "eti kötü pişirenler ülkesi"ne, yani İngiltere'ye gitmiştim öğrenim için. Bir gün canıma tak edince tüm cesaretimi toplayıp Londra'daki çok güzel ve bir o kadar da pahalı bir Fransız restoranına gitmiştim. Akşamüstü 6'da girdiğim restorandan, 11'de çıkabilmiştim ancak, öylesine keyifliydi. Param olduğu sürece her ay bir kez o Fransız restoranına gidip nefis yemeklerini yiyor, şaraplarını içiyordum. Gizli bir sevgiliye gider gibi çok pişmiş et yemek isteyebileceklerden uzakta olarak ve tek başıma o keyifli büyüyü doyasıya yaşıyordum, aylık bütçemin neredeyse onda birini ödeyerek.
Arkadaşlarımı evime davet ettiğimde hazırladığım menü yıllar boyunca değişmemiştir: Izgara et, salata ve şarap. Onlar için eti biraz fazla pişirdiğim doğrudur ama kadınlar sağ olsunlar, "Bu et az pişmiş," diyerek hevesimi şimdiye kadar hiç kırmadılar. Erkeklere gelince, bir kez bile, "Bu az pişmiş," demeleri diğer yemeklerden aforoz edilmeleri için yeter sebeptir.
Bu yazıyla Türkiye'nin sorunları listesine yeni bir madde daha mı eklemiş oldum bilmiyorum ama, et yemeyi de salata yapmayı da bilmiyoruz. Diğer bilmediklerimizin yanında pek de önemli değil belki ama benim gibi "Saignant" ülkesi vatandaşlarının az pişmiş et ülkesini özlemelerine de engel değil tabii ki.
Bahar erken mi geldi, geç mi geldi, gitti derken, İstanbul'da sıcaklık yükselmeye başladı. Güneşin bizleri kavururcasına ısıtacağı yaz mevsiminin kapısı aralandı. Güvenilir dostumuz, esin ve ışın kaynağımız güneşle birlikte klorofillerimiz deli gibi coşacak, yemyeşil, sağlıklı ve yaşam dolu derilerimize kavuşabileceğiz. Denizimize gireceğiz, tatlı esintili kır kahvelerinde ağaçların gölgesinde serinleyeceğiz, sırt üstü çimenlere yatıp hayallerimizi dilediğimiz gibi koşturabileceğiz, gökyüzümüz ve yıldızlarımızla baş başa kalabileceğiz, rengarenk çiçeklerin arasından geçip yolumuza devam edebileceğiz. Yukarıdaki vidyoyu, "Ben az pişmiş et met istemem, doğru dürüst bir şey çal da keyiflenelim," diyenleriniz için koydum. "Here comes the sun", George Harrison, o güzelim şarkısını Paul Simon ile birlikte söylüyor. Şarkı bitince hemen yerinizden kalkmayın, Simon'ın bir sürprizi olacak hepimiz için.
















