Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Cumartesi, Ağustos 29, 2009

Tarantino’nun hastalıklı fantezisi: Soysuzlar Çetesi, Nazileri cızbız yapıyor



Ferzan Özpetek’in çok samimiyetsiz bulduğum “Güzel bir gün” filminden bu yana, ilk kez sinemadan sinirlenmiş ve incinmiş duygularla çıktım.

İki şey beni çok rahatsız etti: Birincisi şiddet. Sinemada şiddet izlemek pek hoşuma gitmez. Yahudiler, yakaladıkları Nazilerin kafa derisini yüzüyorlar, beyzbol sopasıyla beyinlerini dağıtıyorlar, hızlarını alamayıp alınlarına gamalı haç işareti kazıyorlar. Filmin sonunda da Hitler dahil tüm Nazileri bir sinemaya tıkıştırıp yakıyorlar. (Alman sinemasını bir kuleden ateş ederek 300 kişiyi öldüren bir Alman askerinin filmine endekslemeleri de işin cabası, ucuzluğu.)

İkincisi; 2. Dünya Savaşında şiddetten, toplu kıyımdan yakınan Yahudilerin, bu filmde şiddeti uygulayan taraf olma fantezileri beni çok rahatsız etti. Çok hastalıklı ve tehlikeli buldum. Bir anlamda, İsrail’de Filistinlilere uygulanan kıyımın ve şiddetin Nazi kimliğinde haklılaştırılması olarak algıladım.

Filmi, insanlığa karşı bir terbiyesizlik örneği olarak görüyorum. Aklı başında her Yahudi’nin bu filmden yüz çevirmesi gerekir diye düşünüyorum.

Pazartesi, Ağustos 24, 2009

Bende akıl olsa mühendis olurdum: Uludağ Limonata Şekersiz

Uludağ Limonata Şekersiz reklamı
"Uludağ Limonata Şekersiz"i görünce ilk düşündüğüm, "Bak bu güzel, istediğim kadar şekeri ben koyarım." oldu. Az şekerli içiyoruz ya içecekleri, derhal kanım kaynadı "Uludağ Şekersiz"e.

İlk yudumu aldığım an düşündüm yazının başlığındaki sözü, "Bende akıl olsa mühendis olurdum," diye söylendim kendi kendime. "Şekersiz" dedikleri, "yapay şekerli" demek tabii ki. Çoktandır meşrubat içmediğim için bu terminolojilerin içinde yüzmemenin verdiği bir "saflık" benimki.

Uludağ, ürününe "şekersiz" diyemez tabii ki ama demiş. "Şekersiz" demek, sadece şeker pancarından uzak durduklarını değil, söz konusu içeceğin "tatlı" olmadığını da ifade eder. Demiş, zira ne Reklam Denetim, ne de Rekabet Kurulları bu tür şeylere pek karışmıyorlar anlaşılan. Uyandırmıyorlar halkı. Doğrusu; "Uludağ Limonata Tatlandırıcılı" denmeliydi, daha da doğrusu içinde hangi tatlandırıcı varsa onun adı yazmalıydı. Zira bu tür adlandırmalarda tüketiciyi kandırmaya niyetli değilseniz, içinde ne olduğunu yazarsınız, ne olmadığını değil. Ne olmadığını ancak o söylediğiniz şey gerçekten yoksa yazarsınız.

Bu sadece Uludağ'ın yaptığı bir kandırmaca değil, mesela Coca Cola'nın son ürünü "Zero"nun adı, "Zero Sugar" olsaydı, Amerika'da millet tazminat davası için sıraya girerdi ki, bence bu adıyla bile "şeker sıfır" anlamını çağrıştırdığından tüketiciyi yanıltmakta ikinci dereceden suçludur Coca Cola.

Yapay tatlandırıcılar hakkında bir şey daha söylemek istiyorum. Yapay tatlandırıcılar ile "formda kalmak" düşüncesinin ilişkisini muhakkak kesmek gerekiyor. Zira ikisi arasındaki ilişkinin kesinlikle yalan olduğu konusunda çok fazla bilgi var.

Cuma, Ağustos 21, 2009

Deniz Seki’li ya da Seki’siz kokain içmek istiyor canım, ne yapmalıyım?



Deniz Seki’nin aylardır tutuklu olduğunu biliyorsunuz. Çok azımız bu tutuklulukta büyük hukuk ihlalleri olduğunu biliyoruz. Pek çoğumuz da ilgilenmiyoruz zaten.

Ben hiç kokain içmedim, ama içmek istiyorum. Yıllardır zaman zaman, “Kokain olsa da bir içip denesem,” diye geçiriyorum içimden, merak ediyorum.

Yasaları tam bilemiyorum ama, sanıyorum kokain içmek, bulundurmak, ticaretini yapmak Türkiye’de yasak. Çoğu ülkede de yasak galiba. Ama kokain ve benzeri uyuşturucular dünya ekonomisinde önemli bir yere sahipler.

Dünya kişilik nüfusunun büyük bir çoğunluğu, “öyle olsun ama öyle olduğu apaçık olmasın” diye düşünenlerden oluşuyorlar. Yani gerçekleri halının altına süpüren takım. Onların meydana getirdiği dünya düzeni bu işte: Kokain yasak, ama serbest.

Siyaseten doğrucular, evrimin sonucunda, en başarılı insan cinsi oldukları için mi çoğunluktalar, yoksa mantıken doğrucular, gerçeklerle daha iyi baş edebilen yeni nesil, daha gelişmiş cinsler mi?

Yasaklanan her şey, toplumun en eğitimsiz ve gelişmemiş kesimlerince sahiplenilir. Seks ve uyuşturucu böyledir. Hollanda’da uyuşturucu yıllardır kontrollü olarak serbest. Kullananlar arttı mı, hayır. Ama, uyuşturucu ölümleri çok azaldı. Şöyle söylüyor Hollandalılar; "Uyuşturucuyu, örgütlü suç konusuna indirgemiştik, artık toplum sağlığı konusu olarak ele alıyoruz."

Uyuşturucular, yaşamı kolaylaştıran, katlanabilir yapan araçların başında geliyor. İki sorunları var; gerçek hayattan koparıyor ve alışkanlık yapıyor. Ben bu konuda çok fazla bilgiçlik taslamak istemiyorum, zira gençlik dönemimde kullandığım hiçbir uyuşturucunun bana herhangi bir etkisi olmadı, onun için pek de anlamıyorum konudan yani. Ama kokaini merak ediyorum, reklamı çok demek ki.

“Siyaseten doğru” toplumu


Kendimi “kişilik azınlığı” olarak görüyorum. Kanımca tarih boyunca süregelen ve bitmeyen en vahşi ayrımcılık insan kişiliklerine yönelik olandır. “Siyaseten doğru”cular çoğunluğu, benim gibi, “mantıken doğru”cu azınlığına karşı siyasi, ekonomik ve fiziki şiddeti insanlık tarihinin ilk gününden beri uyguluyorlar.

Sorun herkesin “gerçekleri sindirme katsayısı”nın farklılığından meydana geliyor. İnsanlar gerçekleri kaldırabilecek, sindirebilecek güce sahip değiller. Birisine, “Sen beş para etmezsin!” dediğinizde, 100 trilyon hücreden oluşmuş bu devasa sistem, insan dediğimiz sistem çöküveriyor. Ego, insanın en büyük enerji kaynağı.

İnsanlar iki tür bilgiyle ne yapılabileceğini, ne yapabileceklerini bilmiyorlar:

1. Kendi dışımızdaki sistemi öğrenmeye yönelik bilgiler: "Marsın yarı çapı 3200 km" olduğu bilgisi. Milyarlarca insan böyle bir bilgiyi işe yaratabilecek bilgi ve bilgi işleme ve uygulama kapasitesine sahip değiller.

2. Kendi içimizdeki sistemi öğrenmeye yönelik bilgiler: "Sen eşini cinsel açıdan tatmin edemiyorsun," gibi bir bilgi. Kendimiz ve içinde bulunduğumuz düzenle ilgili temel sorunlarla karşılaşmayı istemiyoruz.

Midemizin, yediklerimizden sadece işe yarayanları özümseyip gerisini dışarıya atması gibi, beynimiz de gerçeklerin yalnızca küçük bir bölümünü, egomuzu besleyecek bölümü kabullenmeye ayarlı. Bilinçaltı, rüya, hayal kurma, şiddet kullanma, küfür gibi sistemler “fazla gelen gerçekler”i ehlileştirmek için kullanılan araçlar.

Tanrı düşüncesi” gerçeklerle baş edebilme yeteneğine sahip olmayan insanların egolarını koruyabilmek için başvurdukları en güçlü alandır. Hem evrende ve hayatta hiçbir şeyin kontrol dışı olamayacağı güvencesi, hem de bütün bu gelip geçicilikte ve galaksi üzerine galaksi dolu bu “hacim”de kişinin, her bir kişinin bir anlamı, bir değeri olduğunun kalite kontrol belgeli onayı. Düşünün ki, bir role bürünüp kurallarına uyduğumuz sürece değerimiz sonsuza kadar yaşayacaktır. Hangi insan böylesine çekici bir teklife hayır diyebilir ki?

Bilmediğim bir konu var; siyaseten doğrucular, evrimin sonucunda, en başarılı insan cinsi oldukları için mi çoğunluktalar, yoksa mantıken doğrucular, gerçeklerle bir ölçüde daha iyi baş edebilen yeni nesil kısmen daha gelişmiş cinsler mi? Hangi seçenek doğru olursa olsun, bir şey kesin ki, insanın daha gelişmiş formlarının gerçekleri sindirme ve baş etme katsayıları bizlere göre çok daha yüksek olacaktır.

Uyuşturucuların yasak olmasının sebebi, insanların üzerindeki etkileri değil, bunların insan iradesini sıfırlayacak ölçüde alışkanlık yapmasıdır. “Bana alışkanlık işlemez,” diye düşünebilirsiniz, uyuşturucu kullanmaya başlayan herkes büyük ihtimalle böyle düşünerek girişmiştir işe. Ancak büyük bir bölümü alışkanlığın tutsağı olmuş, pek azı uyuşturucuları kendi iradeleri çerçevesinde kullanabilmiştir. Sorun, kimin hangi grupta yer alacağını, uyuşturucuyu kullanmadan bilemememiz. Siz bakmayın benim, “Kokain kullanmak istiyorum,” dememe, kendime benim ikinci grupta olacağım güvencesini verebilecek miyim?

Uyuşturucular, en azından bir bölümümüzün kullanmaktan vaz geçmeyeceği hayatla mücadele yöntemlerinden biri olarak kalacak tabii ki. Büyük ihtimalle, alışkanlık yapmayan cinslerini, ya da eşdeğerlerini bulup bize sunacaktır teknoloji. O zamana kadar, Deniz Seki’li ya da Seki’siz kokain içmenin riskleri hiç de az olmayacaktır sanıyorum.

Perşembe, Ağustos 13, 2009

Hepiniz mi aynı kutularda aynı hayatları yaşarsınız?!.


Ölürken son nefesimde bile fotoğraftaki kıza imreneceğim. Fotoğraf: Derrick S.
Başlıktaki soruyu geçenlerde bir Coca Cola kutusuna sormuştum, ama size de sorabilirim: "Hepiniz mi aynı kutularda aynı hayatları yaşarsınız?"

Hayatımız aslında hep bir "çekim ve itim" içinde geçer. Birilerinin hayatına bakar imreniriz, biz de öyle yaşamak isteriz. Çevremize bakar yüzümüzü buruştururuz, başka türlü yaşamak isteriz. Bence evrim denen baş belasının -yani hep aynı kalsak çok mu kötü olurdu?- tek güvencesi de hepimizin içindeki bu çekim-itim meselesidir.

Londra'daki Film Okulunda, animasyon hocamız bir Volkswagen minibüsün içinde yaşardı. Okula eviyle birlikte gelirdi, eviyle birlikte giderdi. Bütün öğrenciler şimdi parmak kaldırın bakalım, hanginizin hocası bir minibüste yaşıyor? (Gecekondu desem, parmak çok tabii.)

Hippiliği anlatan 10 şey sayın deseniz, Volkswagen minibüs muhakkak bu listenin bir yerinde olacaktır. Kaplumbağa kabuğu gibi her gittiğiniz yere gidebilen ev düşüncesini daha iyi kucaklayan bir marka ve taşıt aracı da hiç bir zaman olmadı benim bildiğim kadarıyla.

"Seri üretim" denen kavramın ilk kez uygulamaya konması şu anlama gelir: "Bu kadar nüfusla, tüketim talep eden nüfusla baş edemiyoruz, imdat!!!" Ve kaçıp gitmeyi bile yine bir seri üretim ürünüyle, VW minibüsle yapabiliyoruz. İcatçı ekonomi dünyamız, artık herkese göre, kısa-uzun, yakın-uzak, zahmetli-kolay "kaçıp-gitme-ürünleri" satıyor. Marketten bir teneke Coke almak kadar kolay.

İnsanların hayatın yüküyle baş edebilmesinin iki kurtarıcısı var; yalan söylemek ve kaçmak. Her yalan, -beyaz, pembe, mavi, hangi renk olursa olsun- Gordiom'un düğümüne bir ilmek atar. Giderek içinden çıkılmaz olan bu düğümü çözmek için ya bir Büyük İskender bekleyeceksiniz, kılıcıyla kesiversin, ya da kaçacaksınız. Bunlar bizim belli başlı sorun çözme yöntemlerimiz.

Bu yılın başlarında yakın bir arkadaşımı kanserden kaybetmiştim. Kaybetmediğim başka bir yakın arkadaşımla geçenlerde konuşuyorduk ve ortaya çıktı ki, ölenle kalan, sanki hiç bir şey yokmuş gibi kanser hastalığından birbirlerine hiç söz etmemişler. Ne biri, "Ben gidebilirim," demiş, ne de diğeri, "Gidiyor musun?" diye sormuş. Ve bunlar konuşulmadığı için kaybettiğim arkadaşımın hastalığının ölümcül olduğunu bilmediğini varsayıyormuş kaybetmediğim arkadaşım. Oysa, kaybettiğim sevgili arkadaşımla işin başından sonuna kadar her zaman her şeyi açık açık konuşmuştuk ve her şeyi gayet iyi biliyordu. Yani, ben arkadaşıma karşı sevgimi konuşarak, diğeri de konuşmayarak göstermiştik. Alın size başka bir kaçış hikayesi, demem o ki.

Filmlerdeki, "Konuş benimle sevgilim," repliğini gerçek hayatımızda kim bilir kaç kez söylemiş ya da dinlemişizdir. Zaten öyle bir replik devreye girmişse, hiç kimse hiç bir şeyi konuşmaz, ya da yanlış, ya da yalan konuşur. Ben böyle gördüm, böyle yaptım. Konuşmak ne kadar zordur değil mi bazen. İki kelime söyleseniz iş anlaşılacaktır, yok, söylemezsiniz, söyleyemezsiniz. Sonrası malum.

Şimdi tam kaçış mevsimi. Adına "tatil" dediğimiz kısa dönemli, başı sonu belli kaçışların sezonundayız. Bulunduğun yerden memnunsan gider misin tatile? Gitmezsin. Yani hayatlarımızı baştan "kaçışa en uygun" şekilde tasarlamışız. Ya da bizim için tasarlamışlar, biz hazıra konmuşuz. Git kal yahu çok beğendiysen orayı, kalamazsın. Dön, on bir buçuk ay daha öl, bit, plan yap yeni kaçış için. Sistem bu.

Gelecek bir kaç yıl için benim kaçış planım motosikletle kısa, orta kısa ve uzun kaçışlar tertiplemek. Bu motosiklet kaçışlarını biliyorsunuz, "Hell's Angels" gibi sürü halinde yapmanız gerekiyor, yoksa yollardaki nalet tırlar, jipler sizi kolay yem olarak görüp mideye indiriveriyorlar. Sürü halinde gitseniz bile dikkat etmeniz gereken önemli kurallar var. En önemlisi, bizim hocaların neredeyse her saniye başı tekrarladıkları kural; "Uzağa bakın, önünüze, yanınıza bakmayın." Uzağa bakmazsak yem olmak işten bile değilmiş.

Ben bu motosiklet derslerinden sonra anladım bizim milletin çocuklarına motosikleti neden yasakladıklarını. Düşünsenize, motosiklet sürmesini bilen ve dolayısıyla "uzağa bakan" bir millet olduğumuzu??? Allah yazdıysa bozsun. Tövbe yani.

Yukarıdaki fotoğraftaki kız elinde bir Pepsi -ne kaypağım yahu, daha yazı bitmeden değiştiriverdim tüketici tercihimi- kutusu tutsa, "Hepiniz mi aynı kutularda aynı hayatları yaşarsınız?" diye sorsa hikayemize cuk diye otururdu, değil mi? Oturmadı. Artık o soruyu siz sorarsınız kendinize VW minibüsünüzde giderken, gezerken, kaçarken, kaçmayı düşlerken ve tüm ilişkin ve ilişkinsiz fiilleri gerçekleştirirken...