Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Salı, Eylül 22, 2009

Halkımızla gündemimiz tamamen farklı, neden farklı?

Aydınlara yapılan en yoğun eleştirilerden birisi, "halktan kopuk" olmalarıdır. Oysa, aydın olmanın birinci koşulu, halktan kopuk olmaktır.

Halkla birlikte yürürseniz, düşünürseniz belki "halk lideri, başbabakan, cumhurbaşkanı, milletvekili, köşe yazarı hatta iletişim uzmanı" dahi olabilirsiniz, ama aydın olamazsınız.

Aydın olmanın temel iki özelliği vardır: hayatı ciddiye almak ve halkın değerlerine karşı durmak. Bu özellikler sizi otomatikman elitist, karamsar, itici ve yalnız yapar. Evet, aydın olmak için yalnız olmak zorundasınız da. Yalnızca angaje aydınlar gruplar kurup bildiriler yayınlayıp sağı solu manipüle etmeye çalışırlar, onlar ne halkın ne de diğer aydınların dostudur.

Aydın, işi gereği saftır, naiftir, idealisttir. İçten pazarlıklı bir insan sadece "profesyonel aydın" olur. Onlar da angaje aydınların bir değişik ve çoğu zaman daha az para kazanan cinsidir.

"Aydın" kelimesi, yabancı dildeki "entellektüel", yani zekayı önde tutan ve kullanan insan cinsinin tanımına karşılık Türkçe'de yerleşmiştir, "aydınlığı isteyen" anlamına gelir ki, her entellektüel "aydınlık" istemeyebilir, daha doğrusu onun istediği aydınlık, halkımızın aydınlık kelimesinden anladığıyla taban tabana ters olabilir, olur.

Hepimiz de zekamızın, eğitimimizin, kişiliklerimizin, yeteneklerimizin, çevremizin ve rollerimizin hapisanelerinde yaşıyoruz. Hapishanelerinin demirlerini aralayıp dışarıya çıkabilen herkes bu hayatın en değerlileridir.

Aydının temel işlevi, daha doğrusu, kendisini yapmaktan alıkoyamadığı en önemli "görevi, mecburiyeti" zihinini çalıştırmak, düşünsel üretim yapıp onu diğer fanilerle paylaşmaktır. Onu zindana da atsanız, kollarını bacaklarını da kesseniz, kafatasından beynini çıkarmadığınız sürece, varoluşsal olarak "düşünecek"tir.

Halkımızın, "aydınlarımız bizden kopuk" demesinin asıl sebebi de budur, yani düşünmeleri. Halkımızın gündeminde düşünmek yoktur, olmamıştır.

Halk, acil sorunlarına çözüm bulunmasını ister. Kazanmadığından çok harcama yapmıştır, borç boğazını sıkmaktadır, aydınlardan buna çözüm ister. Okumamıştır, vasıfsızdır, tembeldir ama bir villada yaşamayı ve altına kıyak bir Mercedes çekmeyi arzulamaktadır, aydınlar buna da çözüm bulmalıdırlar. "Eşek gibi çalışan insanlardan topladığımız vergileri size dağıtacağız ey lümpen halkım," diye oy isteyen politikacılara oy verip cebindeki üç kuruşu da çaldırınca, gözler yine aydınların üzerindedir.

Halkımızın acil çözümlerine çareyi politikacılar, uzun dönemli sorunlarına çözümü mühendisler bulacaktır. Yani işleri odur. Aydınlarsa toplumun ve uygarlığın düşünsel altyapısını oluşturmaya çalışacaklardır. İşleri budur.

Aydın ya da entellektüel neyse, "iletişimci" antitezdir. Aydın, halktan kopuktur, iletişimci halkın yanında, mümkünse onun içinde olmalıdır. Aydın, idealisttir, iletişimcilikte idealizme yer yoktur. Aydın, düşünseldir, iletişimci gerçekçidir. Aydın hayatı ciddiye alır, iletişimci hizmet verdiği şirketlerin halka nasıl şirin gösterebileceğine odaklanmıştır. Kısacası, iletişimci, aydından kopuktur. Para kazanabilmek ve işini yapabilmek için kopuk olmaya da mecburdur.

Aslında, halktan para kazanmaya niyetli her meslek dalı aydının, entellektüelin antitezidir. Hem entellektüel olup hem de halktan para kazanamazsınız. Hem entellektüel olup hem de halktan para kazanan bir şirkete, kuruma hizmet edemezsiniz. Hayat böyle.

Bir de benim gibiler vardır; hem entellektüel olmaya çalışırlar, hem de halktan para kazanmaya çalışan şirketlere hizmet ederler. Bunlar, yani benim gibiler, ne halka yaranabilirler, ne hizmet verdikleri şirketlere ne de kendilerine kendilerini beğendirebilirler. Yaptıkları işe idealizmi bir virüs gibi sokmaya çalışırlar. Virüsü işlerine soksalar bile, var güçleriyle çalışsalar bile, bunların virüsleri de halktan kopuktur ve hiç bir şekilde, hiç bir iklimde, hiç bir coğrafyada yayılamamazlar, güdük kalırlar. Bunların virüsleri halkı değil, olsa olsa kendilerini hasta eder.

Aydın, entellektüel olmak dünyanın en zor ve en umutsuz işidir. Bu yüzden nüfusları azdır. Aydın eksikliğini de halkımız, "görünürde aydın"larıyla kapatır. Bunların özel kıyafetleri, kendilerine özgü maskeleri ve hatta konuşma dilleri vardır ve toplumda ancak bu çerçevede kabul edilirler. Mesela, takım elbise giyip, "Ben yaratıcıyım, sanatçıyım, aydınım," derseniz, size sadece gülerler. Çünkü gerçek (!) sanatçılar, entellektüeller kralın soytarısı gibi giyinmeden, davranmadan ciddiye alınmazlar.

Bu yazıyı bir yere bağlamamız gerekiyor tabii ki. İzin verirseniz ben şuna bağlıyacağım: Hepimiz de zekamızın, eğitimimizin, kişiliklerimizin, yeteneklerimizin, çevremizin ve rollerimizin hapisanelerinde yaşıyoruz. Hapishanelerinin demirlerini aralayıp dışarıya çıkabilen herkes bu hayatın en değerlileridir benim bakış açımca. Esaretlerini soyluluk ya da erdemlilik ve gerçek mutluluk diye görüp hava basanları bir yana koyuyorum, ama insanlık tarihi, hatta dünya, evren tarihi bu esaretlerin ötesine geçebilme tarihidir. Bu tarihi kutsamaktan ve bir parçası olmayı istemekten, olmaktan daha öte bir anlam bulamamaktır entellektüel olmak, aydın olmak.

Perşembe, Eylül 17, 2009

Hayatı ortadan bölüp ikiye ayırıyoruz


Bir internet portalının yapımı işte böyle başlıyor; fikirler geliştirilmiş, analiz edilmiş ve yukarıdaki gibi akış şemaları çizilmeye başlanmış. Tasarım ve kodlama bu çizimlerden sonra ortaya çıkıyor. Portal yapmak, kurumsal web sitesi yapmaktan çok farklı, çok fazla değişken ve fonksiyonu doğru algılayıp çalışıp sisteminizi kurmak zorundasınız. Düşünce yapınız tamamen farklı bir mecrada çalışıp işlem yapmak zorunda kalıyor. On, on beş yıl önceki portallarla karşılaştırdığınızda, kullanıcılara sunmanız gereken fonksiyonlar bugün öylesine çok ki, on yıl sonra sıfırdan portal yapmaya girişeceklere şimdiden bol şans dilerim.
Maymun gibi taklit ederek girişiyoruz hayatın internet portalını yapmaya: Hayatı tam ortadan bir çizgi çizip ikiye ayırıyoruz, bir yanda; başımız derde girdiğinde sığınabileceğimiz güvenli bir liman, diğer yanda; şimdinin keyfi ve geleceğin heyecanıyla dolduğunda yüreğimiz, zevk duyacağımız bir ortam.

Bir topluluk (community) portalı yapıyoruz, daha doğrusu iki tanesini bir arada yapıyoruz. Birincisi; "Destek Grupları", kendimiz ya da bir yakınımız hasta olduğunda, başı derde girdiğinde dertleşebileceğimiz, çözüm arayayabileceğimiz bir portal. İkincisi; "Güzel Yaşam", hayatta kendimiz için bir şeyler yapmak istediğimizde, yaşamımıza daha fazla ışık alıp daha fazla keyif katmak istediğimizde arayışlarımızı, düşüncelerimizi, bilgilerimizi paylaşıp çoğaltabileceğimiz bir diğer portal.

Sitelerin alfa sürümleri Kasım sonunda çok kısıtlı bir kullanıcı kitlesine açılacak. Aralık sonunda "Destek Grupları"nın, Şubat sonunda da "Güzel Yaşam"ın beta sürümleri yayında olacak. Sadece davetli olanların katılabileceği beta sürümleri yaklaşık iki ay yayında kalacak. Bu blogun ziyaretçileri, portalların beta süreçlerine katılabilmek için gereken referans numaralarını benden alabilecekler. Web yapma aşk yap'ı izlemeye devam edin.

Pazar, Eylül 06, 2009

Biraz da vıdı vıdı yapalım: Reklam Özdenetim Kuruluna yaptığım şikayet başvurusu

Uludağ Limonata "Şekersiz" tecrübemin ertesinde Reklam Özdenetim Kurulu'na aşağıdaki başvuruyu yaptım:

Şikayet Başvurusu


Reklamda görünen ürün etiketinde açıkça ve büyükçe "ŞEKERSİZ" ibaresi bulunmaktadır. Oysa söz konusu şekersiz değildir. "Şeker", şeker pancarı ya da kamışından elde edilen tatlandırıcının adıdır. Üründe bulunan ise "yapay şeker" ya da "yapay tatlandırıcı" diye adlandırılan tat veren kimyasal maddelerdir. Şekersiz, demek sadece içinde şeker pancarından yapılan şeker yok demek değil, herhangi bir ek tatlandırıcı yok anlamına da gelmektedir. Eğer bir kelime açıkça iki anlama da geliyorsa, ürün sahibi bunlardan bir tanesini kullandığını iddia edemez, bu tüketiciyi ve aklı yanıltmak olur. Bu ürünün "ŞEKERSİZ" olarak değil, "YAPAY TATLANDIRICILI" ya da kullanılan yapay tatlandırıcının marka adıyla anılması gerekmekteydi. Bu ürün açıkça tüketiciyi yanıltıcı etiketle piyasaya verilmiş ve reklamı yapılmıştır.

Sinan Torunoğlu

Başvurumun sonucu


Reklam Özdenetim Kurulundan aşağıdaki cevap geldi:

Sayın Sinan Torunoğlu,

Gıda ve içecek sektöründe bir ürün için “şekersiz” ifadesinin kullanılması yazınızda da belirttiğiniz gibi yapay tatlandırıcı içermesi anlamına gelmektedir. Tüm tüketiciler limonata ürününde şeker olması gerektiğini, “şekersiz” ifadesinin kullanılması durumunda ise kalorisi düşük, yapay tatlandırıcı içerdiğini bilecek bilinç ve tecrübeye sahiptir. O nedenle “şekersiz” ifadesinin reklamlarda ve ürün ambalajında kullanılmasında bir sakınca görülmemiştir. Kaldı ki; söz konusu ürün Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’nın izni ile üretilip, piyasaya çıkarılmıştır.

Bilginize sunar, Reklam Özdenetim Kurulu’na göstermiş olduğunuz ilgiye teşekkür ederiz.

Saygılarımızla,

Çetin Ziylan
Reklam Özdenetim Kurulu adına
Başkan

RÖK'ün cevabına benim cevabım


Gelen cevap beni tatmin etmedi, aşağıdaki mektubu gönderdim:

Sayın Çetin Ziylan,

Cevabınız için teşekkür ederim. Ancak ileriye sürdüğünüz gerekçelerin yerindeliğine katılmıyorum.

Benim zaten söylemek istediğim, gıda sektöründe yapay tatlandırıcı kullanılan ürünlerdeki "şekersiz" ifadesinin tüketiciyi yanıltıcı nitelikte olduğuydu. Yani tek bir ürüne özgü bir durum değil, tüm sektör tüketiciyi yanıltıyor kanımca.

Ürün reklam ve etiketlendirilmesinde "tüketici aradaki farkı bilecek bilinç ve tecrübeye" sahiptir gibi bir mantıktan hareket edilmez. İletişim, reklam ve markalamayla ilişkili çalışan herkes böyle bir mantığın geçersiz olduğunu bilecek bilinç ve tecrübeye sahiptir.

Ana tehlike, başvurumda da söz ettiğim gibi, "şekersiz" ibaresinin, "düşük kalorili" ve zararsız şekere eşdeğer bir ürünle ilişkilendiriliyor olmasıdır. Bu durumda, yani ne içerdiğini değil, ne içermediğini yazan etiket ve reklamlarda, kullanılan eşdeğer ürünlere odaklanılmadığından, söz konusu ürünlerin olası olumsuzlukları ve zararları da gözden kaçırılmış olmaktadır. Zaten gıda endüstrisinin bu tatlandırıcıları içeren ürünleri "şekersiz" diye lanse etmesinin temel sebebi budur.

Yapay tatlandırıcıların görünürdeki düşük kalorilerinin ötesinde kilo vermeye ya da "formda kalmaya" doğrudan ve etkili bir yararının olmadığı konusundaki araştırma sonuçlarını internette ararsanız bulabilirsiniz. Daha da ötesinde insan beyninde yarattığı hasarlar konusunda da çok sayıda doküman mevcuttur. Yani hiç de şekere eşdeğer bir ürün gibi değildir ve öyle algılanmaması konusunda çok sayıda görüş vardır.

Ben, RÖK'u, üreticilerin yanıltıcı reklam ve tanıtımlarından tüketiciyi korumak üzere yapılandırılmış bir kurum olduğunu zannediyordum. Ancak bana gönderdiğiniz cevap yazısı, bu kurumun üreticileri tüketicilerin yersiz (!) taleplerinden korumak üzere çalıştığı izlenimini yarattı.

Bu mektubu, başvuruma verdiğiniz yanıta bir "temyiz" başvurusu, eğer öyle bir işleminiz yoksa, yeni bir başvuru olarak değerlendirilmesini rica ederim.

Saygılarımla.

Sinan Torunoğlu

Şimdi onlardan gelecek yeni cevabı bekliyorum.


Facebook'ta konuyla ilgili bir grup kurdum. Konu sizin için de önemliyse, bir anlam ifade ediyorsa üye olmanızı dilerim.

Facebook grubu: Gıda etiketlerinde "Şekersiz" yerine "Yapay Tatlandırıcılı" yazılsın