Halkla birlikte yürürseniz, düşünürseniz belki "halk lideri, başbabakan, cumhurbaşkanı, milletvekili, köşe yazarı hatta iletişim uzmanı" dahi olabilirsiniz, ama aydın olamazsınız.
Aydın olmanın temel iki özelliği vardır: hayatı ciddiye almak ve halkın değerlerine karşı durmak. Bu özellikler sizi otomatikman elitist, karamsar, itici ve yalnız yapar. Evet, aydın olmak için yalnız olmak zorundasınız da. Yalnızca angaje aydınlar gruplar kurup bildiriler yayınlayıp sağı solu manipüle etmeye çalışırlar, onlar ne halkın ne de diğer aydınların dostudur.
Aydın, işi gereği saftır, naiftir, idealisttir. İçten pazarlıklı bir insan sadece "profesyonel aydın" olur. Onlar da angaje aydınların bir değişik ve çoğu zaman daha az para kazanan cinsidir.
"Aydın" kelimesi, yabancı dildeki "entellektüel", yani zekayı önde tutan ve kullanan insan cinsinin tanımına karşılık Türkçe'de yerleşmiştir, "aydınlığı isteyen" anlamına gelir ki, her entellektüel "aydınlık" istemeyebilir, daha doğrusu onun istediği aydınlık, halkımızın aydınlık kelimesinden anladığıyla taban tabana ters olabilir, olur.
Hepimiz de zekamızın, eğitimimizin, kişiliklerimizin, yeteneklerimizin, çevremizin ve rollerimizin hapisanelerinde yaşıyoruz. Hapishanelerinin demirlerini aralayıp dışarıya çıkabilen herkes bu hayatın en değerlileridir.
Aydının temel işlevi, daha doğrusu, kendisini yapmaktan alıkoyamadığı en önemli "görevi, mecburiyeti" zihinini çalıştırmak, düşünsel üretim yapıp onu diğer fanilerle paylaşmaktır. Onu zindana da atsanız, kollarını bacaklarını da kesseniz, kafatasından beynini çıkarmadığınız sürece, varoluşsal olarak "düşünecek"tir.
Halkımızın, "aydınlarımız bizden kopuk" demesinin asıl sebebi de budur, yani düşünmeleri. Halkımızın gündeminde düşünmek yoktur, olmamıştır.
Halk, acil sorunlarına çözüm bulunmasını ister. Kazanmadığından çok harcama yapmıştır, borç boğazını sıkmaktadır, aydınlardan buna çözüm ister. Okumamıştır, vasıfsızdır, tembeldir ama bir villada yaşamayı ve altına kıyak bir Mercedes çekmeyi arzulamaktadır, aydınlar buna da çözüm bulmalıdırlar. "Eşek gibi çalışan insanlardan topladığımız vergileri size dağıtacağız ey lümpen halkım," diye oy isteyen politikacılara oy verip cebindeki üç kuruşu da çaldırınca, gözler yine aydınların üzerindedir.
Halkımızın acil çözümlerine çareyi politikacılar, uzun dönemli sorunlarına çözümü mühendisler bulacaktır. Yani işleri odur. Aydınlarsa toplumun ve uygarlığın düşünsel altyapısını oluşturmaya çalışacaklardır. İşleri budur.
Aydın ya da entellektüel neyse, "iletişimci" antitezdir. Aydın, halktan kopuktur, iletişimci halkın yanında, mümkünse onun içinde olmalıdır. Aydın, idealisttir, iletişimcilikte idealizme yer yoktur. Aydın, düşünseldir, iletişimci gerçekçidir. Aydın hayatı ciddiye alır, iletişimci hizmet verdiği şirketlerin halka nasıl şirin gösterebileceğine odaklanmıştır. Kısacası, iletişimci, aydından kopuktur. Para kazanabilmek ve işini yapabilmek için kopuk olmaya da mecburdur.
Aslında, halktan para kazanmaya niyetli her meslek dalı aydının, entellektüelin antitezidir. Hem entellektüel olup hem de halktan para kazanamazsınız. Hem entellektüel olup hem de halktan para kazanan bir şirkete, kuruma hizmet edemezsiniz. Hayat böyle.
Bir de benim gibiler vardır; hem entellektüel olmaya çalışırlar, hem de halktan para kazanmaya çalışan şirketlere hizmet ederler. Bunlar, yani benim gibiler, ne halka yaranabilirler, ne hizmet verdikleri şirketlere ne de kendilerine kendilerini beğendirebilirler. Yaptıkları işe idealizmi bir virüs gibi sokmaya çalışırlar. Virüsü işlerine soksalar bile, var güçleriyle çalışsalar bile, bunların virüsleri de halktan kopuktur ve hiç bir şekilde, hiç bir iklimde, hiç bir coğrafyada yayılamamazlar, güdük kalırlar. Bunların virüsleri halkı değil, olsa olsa kendilerini hasta eder.
Aydın, entellektüel olmak dünyanın en zor ve en umutsuz işidir. Bu yüzden nüfusları azdır. Aydın eksikliğini de halkımız, "görünürde aydın"larıyla kapatır. Bunların özel kıyafetleri, kendilerine özgü maskeleri ve hatta konuşma dilleri vardır ve toplumda ancak bu çerçevede kabul edilirler. Mesela, takım elbise giyip, "Ben yaratıcıyım, sanatçıyım, aydınım," derseniz, size sadece gülerler. Çünkü gerçek (!) sanatçılar, entellektüeller kralın soytarısı gibi giyinmeden, davranmadan ciddiye alınmazlar.
Bu yazıyı bir yere bağlamamız gerekiyor tabii ki. İzin verirseniz ben şuna bağlıyacağım: Hepimiz de zekamızın, eğitimimizin, kişiliklerimizin, yeteneklerimizin, çevremizin ve rollerimizin hapisanelerinde yaşıyoruz. Hapishanelerinin demirlerini aralayıp dışarıya çıkabilen herkes bu hayatın en değerlileridir benim bakış açımca. Esaretlerini soyluluk ya da erdemlilik ve gerçek mutluluk diye görüp hava basanları bir yana koyuyorum, ama insanlık tarihi, hatta dünya, evren tarihi bu esaretlerin ötesine geçebilme tarihidir. Bu tarihi kutsamaktan ve bir parçası olmayı istemekten, olmaktan daha öte bir anlam bulamamaktır entellektüel olmak, aydın olmak.
















