Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Pazartesi, Kasım 30, 2009

Sultan Abdülhamit'in Amerika'ya 100. yıl hediyesi: Esrar



ABD, önemli bir afyon üreticisi olan Türkiye'ye her zaman gıcık olmuştur. Hatta bir ara 12 Mart sonrası taşeron hükümetler zamanında Türkiye'de afyon üretiminin yasaklanmasını bile sağlamıştır. 1974 sonrası hükümetleri ekimi yeniden başlatınca da Türkiye'ye ambargo koymuştur.

Amerika'ya -özellikle öğrenci olarak- gidenler bilirler, "Türk" demek "hashish" demektir. Ben şahsen kaç kere "Türk haşişi" diye çeşitli otları satmak isteyenlere rastlamıştım. Hatta bir keresinde sarımsı, at boku gibi bir şeyi yanımdaki arkadaş meraktan almıştı 5 dolara.

Sultan 2. Abdülhamit'in Amerika'ya "doğum günü" hediyesi


Türk esrarının Amerika macerası 1876'da Sultan Abdülhamit ile başlar. Bizde pek sözü edilmez, hatta hiç sözü edilmez ama Osmanlı'da esrar içimi çok yaygındı.

Amerikan Bağımsızlık Bildirgesinin 100. yılı dolayısıyla Philadelphia'da düzenlenen Dünya Fuarı sanayi devriminin manifestosu gibidir. Graham Bell'in buluşu; telefon, Remington'un kişisel yazı makinası; daktilo, elektrik dinamosu gibi yeni sanayi icatlarının sergilendiği önemli bir fuardır. Fuara katılan Türk pavyonunun ana motifiyse, nargilede tüttürülen esrardır.

Diğer ülkeler sanayide yeni sayfalar açarken, Türkler de boş durmamışlar, fuarın en çok ziyaret edilen pavyonlarından birinin sahibi olarak Amerikan "tüttürülen uyuşturucu" sayfasını açıvermişlerdir. Yukarıdaki belgesel film, Türk pavyonuna olan ilgiyi, "Woodstock'a kadar Amerika'nın ilk ve en büyük esrar partisi" olarak nitelendiriyor.

Fuar sonrası, Amerika'da "Türk salonları" açılmış, elit zümre, buralarda esrarlı nargile ve haşhaşlı çikolatalar yiyerek keyif alemine dalmışlardır. Bir Amerikalının nargile görünce aklına esrar gelmesinin sebebi bu "Türk geleneği"dir. Hani "örfümüze, adetimize sahip çıkalım" meraklısı bir kesim var ya, onlara duyrulur. Halis milli esrarımız varken sanatçı tayfamızın ithal kokain ve kimyasal ürünler kullanmasını da kınamaları gerekir diye düşünüyorum.

Bu konuyla ilgili kısaca bir şey söylemek istiyorum. Benim açımdan uyuşturucu, berrak düşüncenin düşmanıdır. Bu nedenle uyuşturucunun -eğer kırk yılda bir içtiğim bir iki kadeh şarabın verdiği keyfi bu kategoriye sokmazsanız- bana hiç bir faydası yok, olmaz. Gençler açısından ise, onları "Uyuşturucu kullanmayın sakın ha!" diye korkutmaktansa, "berrak düşünmenin olağanüstü keyifli bir zihin uğraşı" olduğu deneyimini yaşatabilsek çok daha yararlı bir iş yaparız diye düşünüyorum. Ama hiç bir siyasetçinin ya da bürokratın böyle bir tasası olduğunu göremedim hiç bir zaman maalesef. Tam tersine, milleti bin bir uyuşturucu cinsiyle (ideoloji, vb) iğdiş etmeyi tercih ediyorlar, bildiğiniz gibi.

Perşembe, Kasım 26, 2009

İstanbul'dan kaçmak istiyor muyuz, istiyor musunuz, istiyor muyum?



Bu web sitesi adıyla, adındaki "vaat" ile gönlümü fethetti. İstanbul'dan Bodrum'a göç etmiş olan Birgül Bedizel, bizleri de Ege'ye, Güney'e davet ediyor.

Salı, Kasım 24, 2009

Öğretmenler günü dolayısıyla şirketlerin, kurumların ve hepimizin narsizmi üzerine bir not

Bugün öğretmenler günü. Yakınlardaki okuldan 10 Kasım benzeri bir şiir seli duyuluyor. Çocuklar öğretmenlerine methiyeler düzüyorlar. Mecburen, okul yönetiminin organizasyonuyla. Gücü kim ele geçirirse, şirket olsun, kurumlar olsun, kişiler olsun müşterilerine, vatandaşlarına, öğrencilerine kendi gündemine tapınmayı zorunlu kılıyor. Kaçış yok.

Peki, öğretmenler günü nasıl kutlanabilir? Eğer bakış açınızı "kutlatma" değil de kutlamaya göre ayarlarsanız 101 yolunu bulabilirsiniz, benden yardım almaya gerek yok.

Cumartesi, Kasım 21, 2009

Nasıl bir robot olmak istersiniz?


"Sahte ve gerçeğin peşinde: Robotik bir degüstasyon yazısı" adlı yazımda en büyük hayalimin zihnimin bir robota transfer edilmesi olduğundan söz etmiştim. Transfer edilmek üzere de kendime şarap degüstasyon robotu Winbot’u yakıştırmıştım. Üstlendikleri işi iyi yapanları severim, Winbot’un uzmanlık alanındaki ustalığının yanı sıra şirinliği de beni cezp etmişti.

"Zihin transferi dileğim" robotlar konusunda bilgili bir arkadaşımın dikkatini çekmiş. Bana dünyada başka robotlar da olduğunu hatırlatan kısa bir mektup yazdı. Mektupla da yetinmeyip benim için seçtiği çeşitli robotların fotoğraflarını ekleme nezaketini gösterdi.

Mekanik robot: Hangi hurdacıya giderseniz gidin, arızalı parçanızın bir yedeğini kolaylıkla bulabilirsiniz. Hatta ihtiyaç durumunda ya da canınız sıkıldığında oranızı buranızı beğendiğiniz parçalarla değiştirebilirsiniz. Sık sık estetik ameliyat yaptıranlar için kolay ve ekonomik bir alternatif bence. El emeği yoğun tamirat meraklılarının transferi için de en uygun robot bu olmalı. Arkasındaki (yoksa önü mü orası) havalı aksesuar eski sekiz silindirli Amerikan arabasından çıkma bir sinyal lambası anladığım kadarıyla, kırıp bozarsanız aynısını bulmakta zorlanabilirsiniz, aman dikkat.

Ayak boyu ayarlanabilir, hatta pönömatik sistem de entegre edebilirsiniz. Kollarının 360 derece dönebilmesi büyük avantaj, sabah sporunda hiç zorlanmazsınız ama yoga ya da meditasyona pek uygun bir model değil görebileceğiniz gibi. Tai chi? Belki.

Alet çantası görünümlü gövdesinde her türlü anahtar, tornavida gibi bakım ve tamirat takımını taşıyabilir ve kendi kendinizi onararak uzun bir hayat yaşayabilirsiniz. Tek kusuru, makina yağı giderinin yüksek olması. Kendinize eş seçerken yağ kokusuna ve orasına burasına gres yağı bulaşmasına aldımayacak birini seçmenizi öneririm. Oto sanayi siteleri ruh eşinizle tanışabilmek için elverişli ortamlar yaratabilir. Bol şans dilerim.

Svedka'nın kadın robotu: Robotların aslında cinsiyetsiz olması gerekiyor, cinsiyete gerek yok yani. Ama kime sorsanız, "Bu robotlar erkek mi, kadın mı?" diye, inanıyorum ki "Erkek" diyenler çoğunlukta olacaktır. Benim düşünceme göre, "erkek şablonundan cinsiyetsiz robotlar" yapıyoruz. Şimdilik. İleride yeni cinsiyetler icad etmemiz de ihtimal dahilinde. "Ayarlanabilir cinsiyet" belki de en iyi çözüm olabilir. Mesela, "Bugün % 35 erkek, % 33 kadın, % 15 penguen, % 12 kurşun kalem, % 5 Amasya elması olmak istiyorum," gibi isteklerinize cevap verebilecek modeller de geliştirilebilir. Öte yandan, "kadın robot" deyince, hemen yumuşak hatlara ve iki büyük göğüse geçiyoruz, algımız bu çerçevede dolanıyor yani.



Kadın robotun içinde yaşayabilir miyim? Alışmak kolay mı bilmiyorum, hoş kısa bir süre için ilginç olabilir. Ama Türkiye'de taciz korkusundan sokağa bile çıkamazsınız. Büyük göğüslerin kaza anında "hava yastığı" vazifesi görebilme avantajına rağmen ben yine de diğer alternatifleri değerlendireyim izninizle.

Honda'nın Asimo'su: Günün teknolojisiyle yapılabilmiş en becerikli robot Asimo. Honda robot işini çok ciddi tutuyor . Eğer şimdi alırsanız, sürüm yükseltmeyle hep güncel kalacağınız garantisi var (herlade vardır, onlar bir şey demiyorlar). İnsanları ürkütmemek için boyunu 1.50 civarında tutuyorlar. Ama akıllı uslu, ağırbaşlı bir robota transfer için bundan daha iyi bir seçeneğiniz yok..


Ben Asimo'ya transfer olmak ister miyim? Gerçek şu ki, bu robot benim için gereğinden fazla gelişmiş ve becerikli. Ben daha mütevazi modelleri tercih ediyorum.


Nissan'ın robotu: Dev azmanı bir gösteri robotu. Çocukların çizgi romanlardan alışkın oldukları modellerden, küçük kafalı (az düşünen) kalın kaslı (saldırgan olmaya hazır) bir model. Elleri bile yumruk şeklinde, tabii boyu da bizim iki mislimiz. Kesinlikle bana göre değil.

Aslında komik, hatta patetik bir model. Ayaklarında minik motosikletler var, omuzları da ilginç tabi. Biliyorsunuz, bizim de iki robotumuz var; Arçelik'in Çelik'i ve Vestel'inkiler. Bizimkiler bilgisayar canlandırması, paramız ancak o kadarına yetiyor. Şimdi televizyon reklamlarında moda, bir şeyden ya da bir şeye dönüşen robotlar. Ben hala bu dönüşümün espirisini anlayabilmiş değilim. Aslında domuz gibi anlıyorum da, anlamamazlıktan geliyorum. Biliyorsunuz, bir tekniği kullanmanın maliyeti düştükçe, o tekniğin pestilini çıkarana kadar kullanıyoruz, dönüşmeli robot da onlardan. Yeni bir uygun maliyetli teknik çıkınca bu sefer onlara saracağız mecburen.

Neyse, bu robotu da es geçiyorum izninizle.


Teneke robot: İşte görür görmez aşık olduğum robot bu. Pek bir meziyeti yok, ama olsun. Boyu da galiba 13 cm civarında. Sokaklarda gezmek tehlikeli tabii ki, özellikle ilkokul öğrencileri bilhassa üzerime basmaya can atacaklardır. Ama bu boyla benim küçük bahçem Afrika cangılı gibi görüneceğinden dışarıya çıkmaya pek ihtiyaç da olmaz sanıyorum. Her hafta safari ya da keşif gezileri düzenlerim. Dev canavar kedilerin saldırılarından paçayı kurtarabilirsem uzun bir yaşam pek de sürpriz olmaz.



Biraz önce Ebay'e baktım, 15.90 dolara satıştaydı. Hesaplı da yani. Doğum günümde kendime bir tane alıp zihin transfer teknolojisinin gelişmesini bekleyeceğim.

Facebook'taki resmimi şimdiden robot resmimle değiştirdim. Pazartesi günü de Emniyet'e gidip ehliyetteki resmimi değiştireceğim. Nalburdan anti-pas sprey almayı da unutmamam lazım.

Cuma, Kasım 20, 2009

Pegasus web sitesine kavuşmuş



Pegasus'un bu kaçıncı sitesi bilemiyorum, belki ikinci belki beşinci, takip etmedim açıkçası. Hatırladığım, Pegasus'un bir türlü sitesini bulamadığıydı. Web sitesine bakınca bunu anlayabiliyordunuz. Son tasarımı ilk  gördüğüm saniyede, "Evet, Pegasus sitesine kavuşmuş," diye düşündüm. Yenilikçi mi, değil. Ama fark etmez. Tam kararında. Hem Pegasus'u hem de yapanları kutlarım.

Perşembe, Kasım 19, 2009

Burhan Doğançay resmine 2.2 milyon lira mı?



İş adamı Murat Ülker, Burhan Doğançay’ın bir tablosuna 2.2 milyon lira ödemiş. Vatan Gazetesinin “Türk sanatı rüştünü ispatladı” adlı haberinden öğrendim.

Bu konuda benim de söyleyeceklerim var:

1. Resim sanatında, ya da tüm sanatlarda iki tür sanatçı tipi vardır; birincisi, Picasso gibi, hayatı boyunca sanatının geçirdiği evrelerle kendi başına bir sanat tarihidir, her evrede ortaya koyduğu sorularla getirdiği çözümler başlı başına bir sanat akımıdır. Bir de Doğançay gibi “tek soru, tek çözüm, tek evre” ressamları vardır. Bunlar resimlerindeki bir evreyi hayatlarının sonuna kadar sakız gibi çiğnerler. İkinci tür ressamlar benim çok da önemsediğim sanatçılar değillerdir, sanat tarihinde parlak ya da soluk bir renktirler sadece.

2. Türk resim sanatı, halkı gibi korkak bir sanattır. Ruhsuz ve soluksuz bir sanattır. Dünya sanat tarihinde, bir resme değil 2.2 milyon lira, dünyanın bütün parası da verilse, bu gerçeği değiştiremezsiniz. Şu anda hiçbir Türk resminde bu fiyatın karşılığını alamazsınız. Bunlar eş dost ve halkla ilişkiler meselesidir ve sanat konusuyla ilgili değildir.

Pazar, Kasım 15, 2009

Kurumsal web siteleri çöplüğü



Türkiye’deki kurumsal web sitelerinin yüzde 99’u artık tamamen çöp. Hepsi de internet ve iletişimdeki gelişmelerin gerisinde kalmış, sadece telefon numarası ve adres öğrenmek için başvurulan “web sayfaları”. Buna bizim şirketin web sitesi de dahil.

Kurumsal web sitelerinin gidebileceği sadece iki yön var: Ya ziyaretçilerine “deneyim” yaşatacaklar, ya da “insani ilişkiler” kuracaklar. Bunun dışındaki tüm çabalar, çalışmalar sadece zaman ve para israfı olarak kalacak. Kurumsal webin, “ürünler, hizmetler, şirketimiz, insan kaynakları, basın odası, iletişim… gibi klasik menü başlıkları artık geçmişte kaldı. Zihnimizi bu antikalardan temizleyip her şeye taze ve yeni bir gözle bakmalıyız.

Alın size gelişigüzel bir örnek: http://www.koc.com.tr. Tasarım sıradan. Anasayfada kocaman bir Koç logosu ve logoyu kutsayan bızdıklar. Diğer sayfalara da bakınca “Bızdık teması”nın devam ettiğini görüyorsunuz. Olumlu mu, olumlu. Ama sizin logonuz ve sevimli bızdıklarınız bizi ne kadar ilgilendiriyor?. Şirketlerin bu iflah olmaz narsizmi beni öldürecek. Tek sayfalık blog tarzı bir site bile bundan daha başarılı iletişim kurabilecektir web kullanıcısıyla.

Tekrar ediyorum; ya deneyim, ya insani ilişkiler!


Deneyim yaşatmak bizimkilerin boyunu aşar, buna bütçe gerek, elleri titrer paracıklar gidecek diye. Şirketler de reklamcılar da suçludur bu konuda. Koç’un bızdıklarını ele alın, on yıl önce yapılsaydı, “Aferim,” derdim, ama artık geçti bunlar be arkadaşım, geride bıraktık öyle şeyleri. Tünaydın.

Kurumsal web sitesi yerine blog açın. Kendinizi ifşa edin, korkmayın.

“Paranın dini, imanı yoktur,” derler. Doğru mu bilemem. Ama müşterinin parasının vicdanı, kalbi, inancı ve daha bir sürü rasyonel ve duygusal şeyi vardır. Amerikan şirketleri sırf müşterilerinin parasının dini ve imanını tatmin edebilmek için bütün dünyaya dağılmış yüzlerce sivil toplum kuruluşu vasıtasıyla üretimlerinin ilk kaynaktan itibaren her aşamasını sadece ekonomik değil, aynı zamanda insani boyutuyla da gözetiyorlar.

Çok fazla nefes tüketmeyeceğim. Kendinize kurumsal web sitesi yerine bir blog açın, hem daha ucuz hem daha insani. Kendinizi ifşa edin, boş ve jenerik lafları sözleri değil. İnsanlarla iletişim kurmanın temel kuralını uygulayın yani. Korkmayın.

Bızdık temalı web dolayısıyla bir not


Koç Holding’in sitesindeki bızdık temasının eski, yaratıcılığı geçmiş bir fikir olduğunu söyledim yukarıda. Şu sıralar izlediğim reklam filmlerinde de akıllı gibi görünenler bile hep eski, hep eskimiş bir yaratıcılığın kopyaları görünümünde.

Londra’da yaşayan bir insanın televizyonda gördüğü reklamlarla İstanbul’da yaşayan benim gibi insanların gördükleri arasındaki temel fark nedir derseniz; (1) yaratıcılık (2) zeka derim. Bizim Türk filmlerinden, mizah dergilerine ve şimdi televizyon dizilerine kadar gelen bir gelenek, gördüğümüze bir de yazılı ya da sözlü açıklama eklemektir. Tamam, çok zeki bir millet değiliz, ama o kadar da mı az zekiyiz?

Yaratıcılık konusunu hiç açmıyorum tabii ki, eğer zekadan çuvallıyorsak, çizginin yaratıcı bölümüne geçmek çok zor doğal olarak. Üç beş kişi geçmeye çalışsa da ayaklarından çekiştireni bol bir milletiz. Artık bunlara kızmıyorum, hatta üzülmemeye de çalışıyorum. Ben yine de İngiltere’deymişiz gibi çaba göstermeyi deniyorum. Daha iyi bir yol bulursanız lütfen bana da söyleyin.