Salı, Aralık 22, 2009
Sektörel web sitesi analizi ve "Private shopping"

Analiz çalışmalarımıza örnek olarak Şubat 2007'de hazırlayıp yayınladığımız "Demir-Çelik Sektörü Web Siteleri Analizi"ni gösterebilirim. A3 boyutunda 54 sayfadan oluştuğundan PDF dosyası biraz büyük, 30 Mb. İndirmek için lütfen buraya tıklayın.
Web sitesi tasarım ve planlamasına başlamadan önce yaptığımız ilk iş sektör web sitelerinin analizidir. Yani müşteriyle aynı sektörde bulunan diğer web sitelerini inceleyip karşılaştırırız. Bu işte zehir gibiyizdir, kesinlikle rakip tanımam.
Analizin amacı, Türkiye ve dünyada özel olarak o sektörün web iletişiminin nasıl algılandığı ve uygulandığını kavramaktır. Böylece sektöre özgü problem alanlarını fark eder ve kimler tarafından nasıl çözülüp çözülemediğini ortaya çıkarırız. Bu saptamalar yapacağımız web sitesinde kime, neden ve nasıl mesaj vereceğimizi, onlarla nasıl iletişim kuracağımızı anlamamıza yardımcı olur. Aynı zamanda müşteri ile bizim aynı farkındalık düzeyine gelmemizi ve izleyeceğimiz yol, yöntem açısından birbirimizi anlamamızı sağlar.
Analiz konusunu açmamın nedeni, geçen hafta sonu "private shopping" konusunu inceledim. Private shopping (özel alışveriş) biliyorsunuz, marka ürünlerde fırsatlar yaratarak mağaza fiyatına oranla çok daha ucuza satın alınabilme üzerine kurulmuştur. Diğer alışveriş sitelerinden temel farkı, ürünlerin satışta kalma sürelerinin ve miktarının azlığıdır. Türkiye'de Markafoni ve Limango bu tür özel alışveriş siteleridir. Vente-privee ise dünyada bu alanın hem ilki hem de lideridir.
Analiz sürecinde benim açımdan ilginç bir özelliği fark ettim: Türk sitelerinde indirim oranı ve satışın son bulduğu tarihe odaklanılmışken, yabancı siteler kullanıcıyı değerli hissettirmeye odaklanmıştı. Ve bu odak farklılığı o kadar ufak ayrıntılarla ortaya çıkmıştı ki, herhangi bir sitede yapılacak küçücük bir değişiklik kullanıcının odağını bir yerden diğerine çekebilecek gibiydi.
Bizim kullanıcılar, "Traşı bırakın, indirim ne kadar usta?" diye bir talepte mi bulunuyorlar, yoksa Markafoni'de olduğu gibi "müzayede" kökenli olmaları dolayısıyla, "Mal bitiyo, yetişen alır," alışkanlığını özel alışverişlerde de mi sürdürüyorlar, bilemiyorum. Genel kural olarak müşterilerimin para kazanma yöntemleri konusunda ukalalık yapmam, bu konuyu benden daha iyi bildikleri ve becerdiklerini varsayarım. Ama bu sorunun cevabını gerçekten öğrenmek isterim; Hem Türklerde hem de yabancılarda büyük ihtimalle indirim oranları aynı ve bu sitelere ucuz fırsat yakalamak için gelindiği belli olduğuna göre bu farklılığın nedenini merak ediyorum. Bir ipucu gerekirse, bizim sitelerdeki yaklaşım, yabancı sitelerin çok klas ürün satmayanlarıyla örtüşüyor. Yani müşteri profilimiz kendini değerli hissetmek konusunda yabancıların daha aşağı kesimlerine mi denk geliyor acaba? Yoksa kullanıcılarımızı özel hissettirmekte geride mi kalıyoruz?
Etiketler:
iletişim,
on8 iletişim ltd,
tasarım
Dünyanın en neşeli bulaşık makinesi

Hürriyet'te "Dünyanın en sessiz bulaşık makinesi" bannerını görünce içgüdüsel olarak, "Sessizliği nasıl yorumlamışlar acaba?" diye düşünüp tıklayıverdim. Karşıma neşeli bir müzik çıktı.
Sessizliği yorumlamamışlardı yani, işkembeden sallayıp geçmişlerdi işte, hepimizin her zaman yaptığı gibi. Televizyonda döndürüp durdukları reklamla hiçbir ilişkinin kurulmamış olmasından da söz etmedim henüz. Söz etmeyeceğim de.
Cuma, Aralık 18, 2009
El yazısı da "farklılıklar" sınıfına girdi ya sonunda, alacağı olsun bu hayatın...

Photolibrary'den gelen "hoşgeldiniz" kartı önüme konduğunda düşüncelerim birbirine girdi, duygularım ne hissedeceğini bilemeden donup kaldı uzunca bir süre. Yarım dakika sonra bunun elle yazılmış, evet resmen el yazısıyla yazılmış ve bildiğimiz PTT postasına verilerek bana gönderilmiş bir kart postal olduğunu ancak yarım dakika sonra algılayabildim. Ve ne kadar uzun süredir, ne kadar yıldır böyle bir şey (adını nasıl koyabiliriz bunun?), evet böyle bir şeyi, duygularıma yaptığı etkiyi göz önüne alırsak, böyle bir ödülü alamamış olduğumu hatırlayıp üzüldüm. Tamamiyle kişisel hayatımla ilgili "elle yazılmış kart postal"ı artık ancak farklılıklar peşinde koşan şirketlerden alabildiğimizi fark edip üzüldüm. Batsın bu dünya...
Salı, Aralık 15, 2009
Kadıköy Anadolu Lisesi Okul Müdürünü çok sevdim

Okul Müdürü ve eski mezunları, Kadıköy Maarif Koleji'nin (yeni adıyla Kadıköy Anadolu Lisesi) 54. yıl pastasını kesiyorlar. Okul Müdürü Osman Nuri Ekiz'i (fotoğrafta ortada) ilk kez bu mezunlar gecesinde yaptığı kısa konuşmayla tanıdım. Ve kendisini çok sevdim. Hem de çok... İdealizmini, coşkusunu ve yaptığı işi çok kıskandım, imrendim. Onun şahsında tüm idealist öğretmenlere derin sevgi ve şükranlarımı sunarım.
Cuma gecesi ilk kez KAL'ın mezunlar yemeğine katıldım. Pop ve rock müzikle büyümüş birisi için biraz fazla "gazino havası" vardı müzikte, ama olsun. O gece, daha önceden bilmediğim bazı şeyleri öğrendim.
Birincisi, Okulun son 10 yıldır görev yapan müdürünü bu kadar çok seveceğimi bilmiyordum. Öğrendim.
İkincisi, tüm arkaşlarımı ve eşlerini aynı karede görünce, her birinin ne kadar "nitelikli" olduğunu fark ettim. Maarif Koleji öğrencilerini sadece en zeki ve bilgililerden değil de, kişilik açısından da "düzgün" adamlardan mı seçmişti? Yoksa sahip olduğu iklim, kişilikleri böyle yoğurmuştu?
Üçüncüsü, anarşiye karıştığı için idama mahkum olup 10 yıl hapis yatan bir arkadaşımın nasıl olup da büyük bir yabancı şirketin CEO'su olabilecek güce erişebildiğini, yıllar boyu merak ede durduğum sırrını nihayet öğrendim; eşine sorduğum soruya verdiği ilk cümleyle öğrendim. Kendimize sağlam bir zemin yakaladığımızda her türlü hataya ne kadar da güvenle dalıp aynı güvenle çıkıp başarıyı yakalayabiliyoruz. İki kişi o zemini yarattı mı, hiç bir güç onları teslim alamıyor.
Kadıköy Anadolu Lisesi, kendine bir gelenek yaratmış ve bunu en iyi şekilde sürdürmeye çalışıyor. Bir gelenek yaratmanın ya da bir geleneği yok etmenin ne kadar da zor olduğunu bir kez daha fark ettim. Tüm KAL öğrencilerine başarılar dilerim, daha doğrusu, başarılarının devamını dilerim, çok sağlam ve giderek kökleşen bir zemine bastıklarını akıllarından hiç mi hiç çıkarmasınlar.
Yıldızların Altında, Moda Deniz Klübünden naklen. Bu video, eminim çoğunuz için pek bir şey ifade etmeyecektir, birbirlerini yeni tanıyan mezun temsilcilerinin keyifli sohbeti ve dansı, "Yıldızların altında" şarkısının eşliğinde. İzleyin, ne kadar keyif aldıklarını görün ve imrenin. İyi ki videoya çekmişim, zira bu görüntüleri sonradan hatırlamadılar bile.
Perşembe, Aralık 10, 2009
Dönüşüm / Ne Te Retourne Pas: Biri fiyatına iki artist

Filmin ilk bölümü Paris'te geçiyordu sanıyorum, tüm sahneler evin içinde geçtiğinden anlamak için çok şansımız olmadı. İkinci bölüm boyunca ise İtalyanca konuşulan bir yerde, küçük bir lokantada misafir edildik.
Şimdi, olay şu: Sophie Marceau, kendisinin ve çevresindeki her şeyin değiştiğinden şikayet ediyor. Filmin ikinci yarısında hakikaten de değişiyor ve Monica Belluci oluyor. Filmin sonuna doğru bütün bu değişimlerin sebebini öğreniyoruz.
Meğerse trafik kazası olmuş, kızın annesi ve annesinin arkadaşının kızı ölmüş. Sağ kalan kız, sağ kalan annenin kızı rolüne bürünmüş. Biz de 1 saat 51 dakika boyunca bu ilkokul düzeyindeki "değişim" hikayesinin gerilimini izlemişiz.
Filmin ikinci bölümünü sinema tanrısına dua ederek geçirdim, "Yüce Lumière, lütfen Sophie Marceau'ya geri dönelim, Belluci'nin sinema oyuncusu gibi davranmasına dayanamıyorum," diye çaresizce yalvardım.
Gençler hatırlar mı Kadir İnanır'ı? Onun en başarılı rolü hiç bir şey söylemeden boş gözlerle bakmaktır. Belluci de Kadir İnanır'ın kadın şubesi gibidir, hareket etmeden dikilmesi ya da yatması üzerine kuruludur kariyeri. (Belluci, öyle kal, hareket etme lütfen, s'il vous plait.)
Filme giderken benim gizli planım şuydu: Filmin Avrupa havasını içime çekeceğim ve "Kurtarın bizi Amerikan filmlerinden!" diye feryat edecektim burada. Planım çalışmadı, ama o berbat filmde bile (Belluci'nin olmadığı bölümlerde) Paris'in havasını evin penceresinden girdiği kadarıyla içime çekebildim.
Kendinize eziyet etme amacı taşımadığınız sürece gitmeyin filme. Benim gibi Sophie Marceau hayranı iseniz de onunla Belluci'nin bulunmadığı mekanlarda ve filmlerde buluşmaya özen gösterin. Öptüm.
Çarşamba, Aralık 09, 2009
Türkiye bildiğimizden de öteymiş: Vatanımızın tanıtım filmi trajedisi
"Turkey is more than you know" isimli tanıtım filmini turizmci bir arkadaşım Facebook'a koyunca, derhal ukalalık yapıp "Harcanan paraya yazık olmuş," diye not düşmüştüm. Filmciyiz ya, "Sen güzel bir reklam yapmalısın, hadi yap şunu ve kurtar bizi," diye cevap vermişti. Tercümesi, "Ben filmleri beğendim, bir sorun görmüyorum" demekti yani.
Bir ara gül yapraklı, uçan halılı Türkiye reklam filmimiz vardı hani, onun ruhunu alın, insanı sıkıntıdan patlatan bir şirket tanıtım filminin çerçevesine yerleştirin, benim ifrit olduğum hızlandırılmış görüntüleri ekleyin, öyle bir şey bu film işte.
Benim şöyle bir batıl inancım var; insanlar sevdikleri insanların ülkelerine giderler. Doğa, tarih ne kadar baştan çıkarıcı da olsa, eğer oradaki insanlarla bir yakınlık kuramazlarsa pek gitmezler diye düşünüyorum. Siz içindeki insanlara yakınlık hissettiğiniz bir şirket tanıtım filmi hatırlıyor musunuz? Hatırlayamazsınız, yoktur çünkü. Nedense şirketler filmin tüm dakikalarını "böbürlenmeye" ayırırlar, sevgiye şefkate vakit kalmaz.
Böyle ve buna benzer bir sürü laf kalabalığıyla arkadaşımın zihnini yorabilirdim, sesimi kestim, oturdum. Bir şey söylemedim. Ta ki, geçenlerde Cadbury şirketinin Gana'da çektiği filmi görene kadar. Filmin ilk karesinde sevgi duygularım harekete geçti, öylesine cana yakın bir yanı var. Ve ne oldu biliyor musunuz, filmdeki herkesi çok sevdim, o coğrafyayı çok sevdim. İşte bu film beni Gana'ya götürür, onlarla yaşamaya ikna eder. Turkey is more than you know? Şeytan görsün yüzünü.
Filmin sevgisizi aşağıda:
Eğer yukarıdaki filmi izleyip ruhunuzu kirletmişseniz, sadece ve sadece Fiona Apple sizi hayata döndürebilir. Costallo'nun "I Want You" isimli şarkısını yorumluyor.
I WANT YOU, Fiona Apple with Elvis Costello
Pazartesi, Aralık 07, 2009
Parata pırata porota

Uçağa atlayıp New York'a gittiniz. Taksi şoförüne, "Çek oğlum Moma'ya," dediniz. Girdiniz mi Modern Sanat Müzesine. Karşınızda Pollock. Hadi bakalım, şimdi ne yapacaksınız? "Bu da ne?!." diye ukalalık mı yapacaksınız, yoksa, evet yoksa...
İnsanın bir şeyleri, birilerini sevmesi çok güzel bir şey. “Yaşamın anlamı bu duygudur” diyebilir miyiz, ona siz karar verin. Ama bana yaşamın anlamını ve hatta özetini sorarsanız, cevabım hazır: Parata pırata porota.
Önceki Pazar günü, Riva yolundaki Alibahadır köyü civarındaydı sanıyorum, çayırda otlayan kuzuları görünce o sevgi duyguları, hayatın sağına, soluna, altına, üstüne, yani her yerine karşı duyduğum sevgi gönlüme akın etti. Zihnim, kuzuları kuzu olarak görmekle, yenilecek sağlıklı et olarak görmek arasında bocalamadı dersem doğruyu söylemiş olmam.
Üstelik aylar öncesinden “pesetaryen (ing. pescetarian)” olmama rağmen. (Pescetarian = vejetaryen + et olarak yalnızca deniz ürünleri yiyen demek.) Bu kararı almamda tavuk ve sığırlara bolca gelişim hormonu enjekte edilmesi ve GDO’lu yemlerle beslenmesi kadar tabağımızdaki çoğu sağlıksız gıdanın etle birlikte gelmesi ve tabii ki vicdani gerekçeler sebep olmuştu. Sebze ve meyvenin da marketlerde satılanı değil, mümkün olduğu ölçüde çevredeki bostanlarda klasik tohumlardan ve doğal gübreyle yetiştirilenlerini yemekteyim. Bu sayede yalnızca sağlıklı değil, lezzetli sebzelere de kavuşabildim uzun bir aradan sonra.
En güçlü kumandanların bile önünde diz çökecekleri bir insan, bir varlık, bir düşünce, bir teslimiyet muhakkak vardır.
Ruhumuz ve bedenimizle bu hayatta sağlıklı ve “havadar” kalmak pek de kolay değil. Yanıbaşınızda sizi sevecek, güvenilir insanlar bulunacak, o da yetmeyecek, yaşam yolculuğunuzun her aşamasında “sizi seven insanlar kontenjanı” hakkınız olacak, elinizdeki kuponlar karşılıksız çıkınca da suçlayıp kinlenecekleriniz eksiksiz yerlerini alacak. Sistem, organik tarım gibi tıkır tıkır çalışabilecek yani.
Ömrümüzün, “Ben sevmeyeyim, onlar sevsin”, “ben seveceksem onlar da sevsin”, benmerkezciliğiyle ya da “beni sevmiyorlarsa ben kötüyüm, yetersizim,” benzeri özdeğer kuşkularıyla sarkaç gibi sallanıp geçmesi hayatın gerçeği. Bu gerçeğin getirdiği hayal kırırlıklarına kendimizce bulabildiğimiz tek çözümse beyaz bayrağı çekip teslim olmak. Üstelik “Hayır, hiç bir zaman, asla teslim olmayacağım,” diye isyan ederek teslim olmak. Benim, “survival of the intellect/zihnin yaşam savaşı” dediğim teslimiyetler. En güçlü kumandanların bile önünde diz çökecekleri bir insan, bir varlık, bir düşünce, bir teslimiyet muhakkak vardır. İstisnasız.
Karar vermek, bir ömür artı bir saniyedir. Yıllarca iş yaptığınız bir bankayı değiştirmek, 90 yaşında kitap yazmak, 40 yıllık eşinizden ayrılmak, hepsi görünürde bir saniyelik bir kararın sonucudur. Ancak biliriz ki, bu bir saniyeye ulaşmak için yıllar gerekmiştir. Ve bu bilgi kadar bizi rahatlatacak başka ne olabilir ki? Düşünsenize, tüm kaos sonunda bir dengeye ulaşıveriyor, hayatın huzurunu, keyfini, cennetin tadına doyulmaz meyvelerini yiyebiliyoruz.
Dengeye ulaşmak için bizlerin yarata geldiğimiz kaos devasa bir boyutta bir dengeye ulaşıyorsa, bizlerin o dengeden haberi olamaz.

Ama eğer hayat parata pırata porota ise, yani dengeye ulaşmaya çalışanların yarattığı bir kaos ise, karar vermek bir ömür artı bir saniye değil de, bir milyon karar artı bir milyon saniye ise ve her verilen karar, sizi bir dengeye ulaştırmaktan çok yeni bir karar saniyesine taşıyorsa? Dengeye ulaşma düşüncesinden, çabasından tamamen vazgeçmemiz mi gerekiyor?
Bir tanrı varsa, kesin olan şu ki, bizden haberi bile yoktur. Ve bir denge varsa, yani dengeye ulaşmak için bizlerin yarata geldiğimiz kaos devasa boyutta bir dengeye ulaşıyorsa, bizlerin o dengeden haberi olamaz.
Bilgisayarlar henüz “elektronik beyin / kompüter”ken, Türkiye nüfusunun neredeyse tümünün birbirlerine anlattığı bir fıkra vardı. Fıkra şu: Amerikalılar insandan zeki olduğunu söyledikleri çok gelişmiş bir kompüter yaparlar. Ne kadar zor matematik problemleri sorulursa sorulsun, kompüter saniyesinde cevap verir. Soru sorma sırası bir Türk’e gelir, bizimki, “Ne var, ne yok?” diye sorar. Kompüterin aklı karışır, cevap veremez, devreleri yanar, çöker. ("Türk'ün aklı elektronik beyni yendi" mavrası yani.)
Zihnimiz de o “kompüter” gibidir, kaosu kavrayabilecek, sindirebilecek kapasite ve güce sahip değildir. Bir tanrı olacak, o tanrı bizi şahsen tanıyacak, gözetecek ve dertlerimizle ilgilenecektir. Verdiğimiz bir saniyelik kararlar her zaman büyük bir dengenin parçası, bir sebep ya da kaderin, kehanetin sonucu olacaktır. Ve kaostaki tüm bir saniyeler, yaşamımızı etkileyen başka başka bir saniyeler aslında büyük bir planın aşamaları olarak hayatımızda yer alacaktır. Zihnimiz bize bıkmadan, usanmadan böyle bir dünya telkin eder, bunlarla büyür, bunlarla yaşar ve ölürüz.
“Sonsuzluk” dediğimiz ölçü ne kadar hesaplanabilirse, kaos da o kadar hesaplanabilir.
Bazıları, “kaos bir düzendir,” der ve kaosu hesaplamaya çalışır. Bir diğerleri, “kelebek etkisi”ni, yani bir kelebeğin kanat çırpışının, okyanusun öte yakasında fırtınaya sebep olabileceğinin irdelenebilir ama hesaplanamaz olduğunu ileriye sürerler. Benim kanıma göre, “sonsuzluk” dediğimiz ölçü ne kadar hesaplanabilirse, kaos da o kadar hesaplanabilir. Zihnimiz bu hesaplanamazlığa karşılık adına “sezgi” dediğimiz hayranlık verici bir hesaplama aracına sahiptir. Sezgi sayesinde tüm evreni, yaşamı ve yaşamla ilgili her şeyi elimizde tek bir veri bile olsa, üstelik veri yanlış bile olsa, hesaplayabiliriz ve yaşar gideriz işte. Parata pırata porota.
Cesaretim olsa pesetaryen yerine vejetaryen de olabilirdim ki büyük ihtimalle o yöne doğru yol alıyorum. Yıllar önce bir dönem tavuk eti yiyememiştim. Daha sonra da uzun yıllar balık yiyemedim. Balıkçıdaki canlı balıklara baktığımızda çoğumuz “taze yemek” görürken, ben “can çekişen balıklar” görürdüm, hala da görüyorum. “Vicdan” diye adlandırdığımız münasebetsiz kontrol mekanizması olur olmaz her işe burnunu sokuyor maalesef ve hayatımızı yönetip şekillendiriyor. Şaşkın koyunlar gibi dolana geldiğimiz bu hayatta bizleri türlü çeşitli bir saniyelik kararlara doğru kışkışlıyor.
Vicdanımız hayatımızda “çoban köpeği” görevi yapıyorsa, sevgi duygusu da sopanın ucundaki havuç gibi bizleri bir şeylere çeke çeke sürüklüyor. Sadece ve sadece sevgiyle tüm teslimiyetleri gönüllü olarak kabul edebiliyoruz, hatta balıklama dalıyoruz. Şikayetçi miyiz? Kesinlikle değiliz.
Gözlerimizi ufka diktiğimizde, denizlerimiz, okyanuslarımız ne kadar da kıskandırıcı bir sakinlik ve dengeye sahip görünüyorlar. Hatta ulaşmayı çoğumuzun hayal bile edemeyeceği, huzursuz çizgilerin birbiri üzerine yığıldığı o yalçın dağlar ne kadar da gururlu bir “duruş” sergiliyorlar. Bedenlerimiz ve ruhlarımız, kollarımız, gözlerimiz, duygularımız, bacaklarımız, yüreklerimiz ne kadar da muhteşem bir eşgüdümle bu dünyanın ve yaşamın üzerinde keyifle yol alabiliyorlar.
Kendimiz ve çevremizle böylesine kararlı bir dengeyle çevriliyken “kaos” nasıl gerçek olabilir ki? Olabilemez mi? O zaman zihnimizdeki bu kargaşa neden? Neden o beni sevmiyor? Bugün neden mutlu değilim? Neden açlıktan ölmek üzereyim? Neden üşüyorum? Neden istediklerimi yapamıyorum? Hücrelerim neden isyan edip beni kanser ediyorlar? Bedenim neden çürüyüp dağılacak?

Öldüğümde böyle görünmek isterim; doğru yerde doğru şekilde teslim olmuş şekilde yaşamak ve ölmek ve o güzelim çiçeklerin, otların arasına karışmak, sonsuza kadar gökyüzünü seyretmek isterim. (Fotoğrafın adı "Hiç bir zaman teslim olma". Yorumu size bırakıyorum.)
“Bu kadar yakınken neden bu kadar uzak?” bizleri bitiren cümledir. Bu soruyu sorduğumuz an hayatın o muazzam kaosuna zihnimizle bedenimizle adım atmışız demektir. Annemizin sevgisinden kopmuş, göbeğimizdeki beslenme tüpünü kesmişiz demektir. “Dengeye ulaşma virüsü”nü kapmış ve hangi gemiyle, ne kadar hızla gitsek de ufuktaki dinginliğe hiçbir zaman yaklaşamayacağımız bir yolculuğa çıkmışız demektir.
Kaosun egemen olduğu yaşamımızda ele geçirebileceğimiz tek çare belki de korkudan, bezginlikten uzak “onurlu bir teslimiyet”tir. El ele tutuşarak, zihin zihine bağlanarak ufka doğru yüzmekten başka onurlu bir çözüm yoktur belki. Ve bu ne kadar da zor, ne kadar da uzaktır.
***
"Zihnin yaşam savaşı"nın ne kadar nalet bir şey olduğunu görüyorsunuz değil mi, o kadar kaos edebiyatından sonra yazıyı getirip "onurlu teslimiyet" denen denge noktasına bağlamak zorunda kaldık. İşimiz zor, çok zor... Ama nasıl ki domatesimizde, biberimizde o güzelim lezzeti yeniden bulabildiysek sonunda, hayatta da lezzeti bostan bostan dolaşıp keşfetmek zorundayız. Her şeyimizden fedakarlık yapabiliriz, kolumuzu bacağımızı kesip geride bırakabiliriz ama zihnimizin imparatorluğunu terk edemeyiz. Kaosun muhteşem güzelliğiyle yaşamaktan, "hayataryen" olmaktan vazgeçemeyiz. (Yok canım...)
Parata pırata porota.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)














