
Benim gittiğim filmler hep küçük sinema salonlarında ve üç beş seyirciye oynuyor. Büyük ve tıklım dolu salonlarda oynayan "Damacana2" izleyicileriyle beni ayıran kalın çizgi yıllardır yerinden santim kımıldamıyor. Kımıldamasın lütfen.
Filmin konusu ilginç. Ama bu konunun uzmanı mıyım, değilim. İlişkiler hakkında 10 doğru söz söylesem, 20 de yanlış söylerim. Filmden şunu öğreniyoruz; uçuş mili biriktirmek için yola çıkarsan, yere inmekte çok, ama çok zorlanırsın. Öğreniyoruz dediğim, uçuş mili heyecanını yeni yaşayanlar için söylüyorum. Biz artık "Platinum card" almış durumdayız. Yere inmeyi bırakın, bulutlardan aşağıyı dahi göremiyoruz.
Senaryoya yanlış yönetmen seçmişler. Ya da yönetmen yanlış senaryoyu çekmiş. "Özen" gösterilmesi gereken konuyu, süpermarket raflarındaki yüzlerce kutudan biri gibi paketleyip koymuşlar önümüze. "Avrupa dokunuşu" gerekir böyle filmlere; duyguda ve düşüncede derinleşme gerektiren zamanlarda başka formül olmamıştır. Olmaz.















4 yorum:
Katılıyorum daha varoluşsal bir havası olabilirdi filmin ve çok daha iyi olurdu... Ancak filmin derdi belki de varoluşsal içgörü ile pazarlanan yaşam biçimleri arasındaki varoluşun dayanılmaz hafifliğini anlatmak... "Hadi bana evliliği pazarla" diyor başkarakter bir sahnede çalışma arkadaşı hırslı ve genç kadına, başka bir sahnede de kendisi, sorumluluklardan kurtulmak yerine evliliği pazarlamak zorunda kalıyor, kızkardeşinin evleneceği adama. Bunların arasında bir de sorumsuz bir ilişkinin sınırlarını zorlamaya başlıyor ve sorumlu bir ilişkinin belki de o kadar kötü olmayacağını hissetmeye başlıyor. Ancak evinin meleği yapmak istediği kadının zaten evli olduğunu öğrenince yaşadığı kalp kırıklığını yine hiçbir şeye ait olmayarak, havada asılı kalmayı seçerek doldurmaya çalışıyor.
Bu noktada da şu soru aklıma geliyor: karakterimiz tekrardan uçaklarda gezmeyi kendisi mi tercih ediyor? Hayır, işyeri yeniden ona bu hayat tarzını geri vermeyi seçiyor. Kar adına, bir ara ondan çalmaya çalıştığı yaşam tarzını, yine kar adına ona geri vermeyi seçiyor. Yani karlılık adına yaşam tarzları üretildiğini görüyoruz. Herşeyin şirket ve iş odaklı sunulması beni biraz rahatsız etti.. Tam da bu nedenle, karakterimiz bir "gezgin" tanımına uymuyor. Anca postmodern bir köle olabilir...
Aslı, profesyonel sinema eleştirmenlerinin yorum yazacağını bilseydim, daha dikkatli olmaya çalışırdım.
Film aslında hatasız çekilmişti, seyretmek keyifliydi de. Anlatım tarzı yeterince de samimiydi üstelik. Tüm filmin iş odaklı bir yaşam üzerinden anlatılması aslında yaşadıkları hayatın anlamsızlığını ve boşluğunu açığa çıkarması açısından faydalıydı kanımca. Ama sonuçta, hayattan söz ediyorsanız, havada oksijen olması yeterli değil, Beethoven’i tüm notaları doğru çalarak icra etmek yeterli değil, tutku olması lazım. Ben öyle hissettim, sen de öyle hissetmişsin.
Havada asılı kalmak konusuna gelince… o bir tutsaklık tabii ki... bir vesile arıyoruz kendimizi kurtarmak için ama tüm vesileler üç çocuklu çıkıyor filmdeki gibi… vesilesiz halletmek lazım.
:)
Film de vesilesiz olmazmış gibi bir tad bırakmıyor muydu ağızda? Öyle olmasaydı keşke, adamın gezginliği seçiminden olsaydı, tüketmek üzerine değil yaratmak üzerine kurulu olsaydı gibi düşündüm ben...
Evet, “vesile yoksa askıda kalırsın” gibi bir kabulleniş vardı. Öte yandan tabii ki vesile güzel bir şeydir, çoğu yolculuk bir vesileyle ortaya çıkar. Her gezgin diye nitelendirdiklerimizin, yani Marco Polo’ların bir vesile tarihi de vardır büyük ihtimal.
Yorum Gönder