Web yapma aşk yap
Sıradan weblerden uzaklaşıp farklılaşmaya ulaşanlar için web tasarım, iletişim, marka, yaratıcılık ve yaşam blogu

Pazar, Ocak 31, 2010

Up in the air



Benim gittiğim filmler hep küçük sinema salonlarında ve üç beş seyirciye oynuyor. Büyük ve tıklım dolu salonlarda oynayan "Damacana2" izleyicileriyle beni ayıran kalın çizgi yıllardır yerinden santim kımıldamıyor. Kımıldamasın lütfen.

Filmin konusu ilginç. Ama bu konunun uzmanı mıyım, değilim. İlişkiler hakkında 10 doğru söz söylesem, 20 de yanlış söylerim. Filmden şunu öğreniyoruz; uçuş mili biriktirmek için yola çıkarsan, yere inmekte çok, ama çok zorlanırsın. Öğreniyoruz dediğim, uçuş mili heyecanını yeni yaşayanlar için söylüyorum. Biz artık "Platinum card" almış durumdayız. Yere inmeyi bırakın, bulutlardan aşağıyı dahi göremiyoruz.

Senaryoya yanlış yönetmen seçmişler. Ya da yönetmen yanlış senaryoyu çekmiş. "Özen" gösterilmesi gereken konuyu, süpermarket raflarındaki yüzlerce kutudan biri gibi paketleyip koymuşlar önümüze. "Avrupa dokunuşu" gerekir böyle filmlere; duyguda ve düşüncede derinleşme gerektiren zamanlarda başka formül olmamıştır. Olmaz.

Cumartesi, Ocak 30, 2010

Emo



Uzun zamandır "Emo"lar hakkında bir şeyler yazmak istiyordum. Dün gazetelerde "Emo'cu Sinem" hakkındaki haberi okuyunca artık söylemem gerekeni söylemem gerekir diye düşündüm.

Söyleyeceğim şey tek cümle aslında; bu sefer, yani gençlerin bu seferki macerasına buldukları isim hoşuma gitti. Bunu söyleyecektim. Önceki isimler kötü müydü? Hayır, onlar da güzeldi. O zaman şöyle diyebilirim; gençlerin maceralarına buldukları isimler hoşuma gidiyor.

Ve, hayır, analiz yapmayacağım. Emocular hakkında söylenen anlayışsız ve kaba sözlere yer vererek ya da tartışarak bu küçük "Emosever" alanı kirletmeyeceğim. Emo'cuları seviyorum, onlara saygı duyuyorum.

Cumartesi, Ocak 23, 2010

Mecrasını şaşıran reklamcı ve uluslararası şirketlerin diktatörlüğü hakkında

Bugün bir kaç olay üst üste geldi. Birbirine benzeşen ikisi hakkında yazacağım şimdi.

Birincisi, uluslararası bir şirketin merkezinden, "Hadi bakalım, bizim şablonları uygulamaya başlayın artık," fırçası. İkincisi ise yoğun geçen bir günün sonunda masamda bulduğum "Gennaration" isminde güzel tasarımlı bir aylık gazete.

Uluslararası şirket merkezi şunu söylüyor: Ben hepiniz için bir web sitesi şablonu hazırladım. Siz de bunu uygulayın. Lokalleştirme, yerelleştirme yapacağız yani. Şablonun içine Türkçe metin yerleştirince öyle deniyor. Bu şablon altı ay önce verilmişti. Ve tam da klasik web sitesi mantığını çöpe atıp sosyal medyaya entegre bir web sitesini (adına web sitesi demek bile vaziyete hakaret olur bence) şirketin Genel Müdürüyle birlikte kotarmayı planladığımız zamana rastlamıştı. Büyük patrondan gelen emirle bizim proje suya düştü tabii ki, ama bu lokalleştirmeyi de uygulamak konusunda acele etmemiştik.

Bütün dünyadaki web sitelerinin benzeşik şablonlarla "esir alındığı (bu benim terimim)" sistem, evet büyük bir ilerleme, orta çağ sonrası teknolojiden sonraki Endüstri Devrimi çapında bir ilerleme, ama biz bunları aştık ve nano teknolojiye girdik, çıkıyoruz be uluslararası amcacığım. Kendini büyük beyin olarak konumlandırıp bana merkezden emir yağdıracağına, gerçekten uluslararası isen, ve "Benim kurumsal kimliğim dünya vatandaşıdır," diyecek yüreğe sahipsen, aç o merkezdeki web siteni, 50 ülkeden ateş gibi girip enerjimizi orada yakalım. "Sinerji" diye gıcık bir laf var ya, onu hakkıyla dökelim meydana. Uluslararası ol, "sahip, köle" ilişkisinin ötesine geç. Yok, olmaz, henüz Victoria dönemi İngilteresindeyiz, 21. yüzyıla daha çok var, di mi?

"Gennaration" bir reklam şirketinin aylık gazetesi. Ben, o gazeteyi bizim için yaptılar sanmıştım, elime alıp baktığımda, gördüm ki, kendileri için yapmışlar.

Reklam ve iletişim sektöründe hep uzakta kalmayı seçmişimdir, ne adları bilirim, ne de kişileri. Yani kimseyle bir hesabım yoktur, olumlu ya da olumsuz. Ama sorarsanız, evet, günahım kadar güvenmem reklam şirketlerine. Adam sanıp bana gönderdiklerine pişman etmek istemem arkadaşları ama bana gelen kurumsal dergilerin ambalajının açılmadan çöpe gittiğini (kötü niyetten değil, vakit yokluğundan) ve son 10 yıldır fiziki olarak bir gazetenin masamda en fazla altı aylık bir dönemde yer almış olduğunu düşünürseniz, ben doğru hedef kitle değilim büyük ihtimalle. Keşke beni şaşırtıp şu içine girdiğim Victoria İngilteresinden kurtarsaydınız, sizlere şükran duyup imrenseydim, hayranlık duysaydım, ama olmadı. Bir dahaki sefere. Bu kez gazeteyi bizim için yapmanız şartıyla.

Çarşamba, Ocak 20, 2010

Pis kedi



Dr. Albert Mehrabian (California Üniversitesi), yüz yüze iletişimde, söylediğimiz sözün yalnızca % 7 önemi olduğunu keşfetmiş. Sesimizin tonunun, renginin etkisiyse % 38'miş. En önemli değer, % 55 ile yüz ifadesiymiş, yani gülümsüyor muyuz, kaşımızı mı çatıyoruz, vb. (Kaynak: Visual Communication, Ned J. Racine, 2002)

Bu teoriye göre, bu yazının başlığındaki "Pis kedi" tanımlamasının, hemen altındaki masum yüzlü sevimli kedi resminin gönlünüzle kurduğu iletişimi etkilemesi mümkün değil demek ki. Bir de cilveli "Miyav" sesini duyabilseydiniz, başlığın "şirin kedi" anlamında kullanıldığını düşünürdünüz muhakkak. Düşünmek ne kelime, tereddütsüz inanırdınız.

Benim, 1 tam zamanlı (sarı), 2 yarı zamanlı (beyaz, siyah) ve 3 stajyer kedim var. Yarı zamanlı kediler, her türlü yetki ve hakka sahip olan sarı kediye acayip gıcıklar, her gördükleri yerde bir köşeye kıstırıp dövmeye çalışıyorlar. Bu yüzden üçü arasındaki trafiği çok iyi ayarlamak gerekiyor; biri yukarıdaysa, diğerleri aşağıda kalıyor mesela. Ama yine de bir fırsat bulur da sarıya saldırmaya kalkarlarsa saniyesinde tepelerinde bitiyorum.

Sarı şımarık. Ne zaman koltuğumdan kalksam, hemen gelip yerleşiyor. Yüz ifadesi, % 100 oranında, "Burada patron benim, haddini bil," diyor. Benim ona söylediğim her şey en fazla % 7'lik anlatım gücüne sahip olduğundan, bir kulağından girip diğerinden çıkıyor.

Galiba yaz başıydı, dünyanın parasını verip kendime Bose kulaklık almıştım. Bizim sarı kedi, etrafta sarkıp salınan onlarca kabloyla hiç ilgilenmezken, kulaklığımın kablosuna ta o zamandan göz koydu; hatır hutur yiyor kabloyu. Belli ki pahalı "marka" kablodan aşağısı kurtarmıyor haspayı. Kulaklığı kullanmadığım zamanlar kablosunu çıkarıp çekmecede saklıyorum, ama nafile. Masanın üzerinde iki dakika dahi unutsam, bilin ki, kablo bizim sarı kedinin midesinde. Kulaklığa verdiğim para yetmiyormuş gibi, şimdi de vergi gibi kablo parası ödüyorum her ay.

Dün yine kendine kablo ziyafeti çekti bizim sarı kedi. Şimdi masamın yanındaki pencerenin dışında bekliyor, yukarıdaki fotoğrafı da o bekleyiş sırasında çektim. Biraz sonra pencereyi açıp kediyi içeriye alacağım tabii ki, bu soğukta onu dışarıda bekletemem.  Ama şeytan diyor ki, yarı zamanlı kedileri al getir yukarıya, sen de kablosu yenmiş kulaklığı tak kulağına, neşeli bir ıslık tutturup çay yapmaya git mesela. Döndüğümde etrafta tüyler uçuşmuş, çığlıklar atılmış olabilir, e o kadarı da olacak değil mi hayatta.

Şimdi, bizim tam zamanlı sarı, "pis kedi" mi, "şirin kedi" mi, onun testini yapmak size düşüyor. Yukarıdaki operasyondan sonra benim % 55'lik yüz ifadem, eminim ki % 100'lük bir gülümsemeye dönüşecek. O kesin. Şeytan, hadi gel artık. Zaman, senin zamanın.

***

Not: Bu yazının ne öncesi ne de sonrasında hiç bir kedi zarar görmemiş, tüyler havada uçuşmamıştır.

Pazar, Ocak 17, 2010

Woody Allen'in denge fantezisi



Kişilik olarak benzeştiğimiz yazarları severiz; aynı sorunları, hassasiyetleri ve çözümleri paylaştığımız için keyif alırız. Woody Allen ve Larry David ile benzer kişilikte olduğumdan "Whatever Works" filmi hakkında tarafsız olmam mümkün değil. Özellikle, Larry David'in, genç karısının yaşıtı bir gence aşık olduğunu öğrendiğindeki tepkisi bizim türün klasiğidir; üzüntümüzü bastırmaya çalışarak duygusallığımızın üzerini örtüp rasyonel açıklamalar yaparız. O kadarla da kalmaz, trene binip giden dostumuzu uğurlar gibi bizden sonraki hayatına ilişkin, "Şöyle yap, böyle yap," diye akıllar veririz. Ayrıldığımız kişi de, "Bu adam hem duygusuz, hem manyak," deyip arkasına bakmadan kaçar gider.

Woody Allen'in samimiyetini her zaman sevmişimdir; kendisini başka türlü göstermeye, bizi kandırmaya çalışmaz. Karikatürleştirmesinden zevk aldığımız obsesif rasyonelliğin arkasındaki duygusal hamuru bildiğimizden olsa gerek, ona kızmayız, kırılmayız. Hatta, duygularını matematik denklemlerle açıklamasındaki patetik öğeyi bile görmezden gelir ve kahkahalarla güleriz.

Woody Allen'in tüm filmlerinde bir tür denge arayışı vardır ve muhakkak "mutlu son" klişesinin bir cinsini, eksik ya da buruk da olsa filmlerinin bitimine yerleştirmekten keyif alır. Ama hiç bu kadar, "herkes dengi dengine ve gayet mutlu" bir şekilde bitirmiş miydi, hatırlamıyorum. Biliyorsunuz, Woody Allen'in son eşiyle arasında epeyce bir yaş farkı vardı. Eşinizi ne kadar mutlu etmeye çalışsanız, hatta mutlu etseniz de, bu kadar yaş farkından dolayı bir tür suçluluk duymanız kaçınılmazdır. Onu, yaşıtı bir eşten alıkoyduğunuz düşüncesiyle yaşamak zorunda kalacaksınızdır her zaman. Sanki gerçek hayatta yapamadığını, bu filmdeki fantezisiyle gerçekleştirmiş gibi.

Sinema salonu pek de kalabalık sayılmazdı, ama film boyunca tüm seyircilerle birlikte güldük ve müthiş bir keyif aldık. İnsan, zeka dolu espirileri özlüyor doğal olarak. (Aah, ahh...)

Woody Allen, önceki filmiyle aşkı sorguluyordu, bu filmiyle de ilişkisini didikliyor.

Cumartesi, Ocak 16, 2010

Ahlakımızı kimseye kaptırmasak artık...


RTÜK, Levent Kırca'ya "insan onuruna ve temel insan haklarına saygılı olunmaması, gençlerin ve çocukların ahlaki gelişimini zedelemesi" gibi gerekçelerle uyarı cezası verdi geçenlerde. TV'de, mesela, uyuşturucu dizisi (Weeds) oynatmak serbest, ama sigara göstermek yasak. Bayılıyorum bu ahlakçılara, özellikle Las Vegas tutkunu olan cinslerine.

1971’de zamanın başbakanı Süleyman Demirel’in yönetimine karşı Ordu, “yarı-darbe” yapmıştı. Sokakları dolduran askerlerin ilk icraatı ise darbe konusuyla uzaktan yakından ilgisi olmayan saçı uzun gençlerin saçlarını, mini etek giyen kızların eteklerini makasla kesmekti. (Evet, eski özgürlük yıllarında kızlar mini etek giyerlerdi.)

1980'lerde Turgut Özal başbakan olduğunda, önemsediği işlerden birisi, Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kanunu'nda yeni düzenlemeler yaparak basın ve yayında “ahlak” sansürü uygulamasını başlatmak olmuştu. Playboy dergisinin yayınlandığı ilk Müslüman çoğunluklu ülke olmanın yanısıra, bu dergiyi siyah poşete sokan ülke olmak gibi tuhaf bir duruma da düşmüştük.

Hükümetin göz yumması dolayısıyla ortaya çıkan izinsiz özel televizyonlara frekans tahsisi nedeniyle kurulan RTÜK, kuruluşunun 16. yılında hala televizyonlara frekans tahsis etmemiş ama tvlerin “ahlak bekçisi “ olarak görevlendirilmiştir. Tvler RTÜK’ün şehvet duygularını yeterince karşılayamadığı için olacak, “interneti de isterim, onu da isterim, bunu da isterim” diye tutturmuştur.

Yani herkes bizim ahlakımızın peşinde.

Bu tür ahlak gösterilerine giren tüm yöneticilerin bir tür ahlak dışı hesapların peşinde olduğu varsayımından hareket ederim, onları hiçbir şekilde inandırıcı bulmam.

Toplumda harekete geçirmenin en kolay olduğu kesim, ahlak bekçileridir. Sanıyorum bu yüzden yöneticiler bir kabahat işlediklerinde suçunu örtmeye çalışan çocuklar gibi bu gönüllü bekçilere şirin görünüp onları hoş tutmaya çalışıyorlar.

Kadınların, “bedenimiz üzerinde söz hakkını kimseye vermeyiz” kampanyasına benzer şekilde bizim de “ahlakımızı kimseye kaptırmayız” gibisinden bir harekete ihtiyacımız var herhalde.

Ravel, Bolero, Bolşoy, Maya



Tadındaki olgunlukla damağımızı fetheden nefis bir şarap gibi, Maurice Ravel'in Bolero'sunun en muhteşem yorumu, Bolşoy Balesi ve efsanevi balerin Maja Plisetzkaja tarafından yapılandır. Çok fazla kelime sarf etmeyeceğim, ama bu videoyu izlerseniz, eminim ki, benim yıllardır yaşadığım olağanüstü keyfe siz de ortak olacaksınız.

Pazartesi, Ocak 11, 2010

Chéri: Colette'i okumamışlar için bir film



Yahşi Batı, Avatar gibi filmlerin gündemde olduğu, haklarında makale makale üstüne yazıldığı bir zamanda, Chéri diye bir filmden söz etmek ne kadar ilginizi çeker, bilemem, ama filmin ilk 15 dakikasından itibaren nasıl olup da Colette'in hiç bir kitabını okumamış olduğuma hayıflanıp durdum açıkçası.

Filmin konusunu, "üç kişinin sevgi ve varolabilme gücünün duygusal temelde serüveni, ya da mücadelesi" diye özetleyebilirim. Bu anlamsız cümleyi açmaya çalışmayacağım, zira açmaya çalıştıkça daha da içinden çıkılmaz hale getireceğimden eminim.

Filmin sonuna kadar benim açımdan her şey çok güzeldi. Filmin sonunda dış sesin söylediğine göre, içine düştüğü durumu çözemeyen genç (siz bunu yazar ya da yönetmen kendine bir son bulamadı diye okuyun) kafasına kurşunu sıkar ve ölür. Bu son ile Colette'in karizması hafif çizildi benim açımdan ama, olsun.

Filmi seyrettikten sonra, Colette'i daha önce okumuş olsam da, "Büyük ihtimalle anlayamayacaktım," diye düşündüm. Michelle Pfeiffer'in, filmin sonlarında  "Sana aşığım, ama artık çok geç," diyerek genç sevgilisini azad etmesi gibi (azad etmiş sayılır mı, çocuk kendini öldürdüğüne göre? Bence asıl kendini aşkından azad etti.) "Colette'ciğim, seni okumayı çok isterdim, ama artık çok geç."

Eve dönerken, okumuş olduğum kitaplardan kim bilir ne kadar da az şey anlamış olduğumu düşünerek geçti zaman.

Pazar, Ocak 10, 2010

Hangisini yıkalım; Atatürk Kültür Merkezi mi, Dolmabahçe Sarayı mı?


Herkesin yıkmak için sıraya girdiği AKM. Fotoğraf: Vlidi

Soru 1:
Atatürk Kültür Merkezi yıkılmalı mı?


Cevap: Bana Taksim'den Levent'e kadar uzanan güzergahta, AKM dışında modernist Türk mimarlığından tek bir düzgün örnek gösterin, ilk kazmayı ben vurayım.

Soru 2: AKM denizimizi kapatıyor. Bu bina yıkılırsa oradan mühteşem bir görünüm elde etmez miyiz?

Cevap: Dolmabahçe Sarayı da denizimizi kapatıyor, hem de çok yüksek duvarlarla. Üstelik, Osmanlı döneminin en görgüsüz ve sanat değerinden yoksun binası. Eğer ikisi arasında bir seçim yapmak gerekirse ben AKM'nin korunmasını tercih ederim.

Soru 3: Sizce de AKM çok çirkin değil mi?

Cevap: AKM, mimari estetik açısından çok dengeli ve modernist mimarinin Türkiye'deki en iyi bir kaç örneğinden biridir.

Soru 4: Türk mimarisinde önemli bir yeri mi var diyorsunuz yani?

Cevap: Ben Ankaralıyım, Alman Bauhaus gibi modern işlevsel ve estetik mimarinin Cumhuriyet ile özdeşleştiği bir şehirde yetiştim. İstanbul ise yüzlerce yıllık bir mimari geleneğin kenti. Her uygarlığın izlerini taşıyor. Cumhuriyet'i temsil eden binalar ise elle sayılacak kadar az. AKM bunların en önemlilerinden biri. AKM'yi yıkmak, Cumhuriyet'in en önemli izini İstanbul'dan silmek demek aynı zamanda.

Soru 5: Bir çok mimar AKM'nin yıkılmasını desteklemiyor mu?

Cevap: Evet, destekliyor. Bir çok düşünür de Cumhuriyetin yıkılıp yerine yenisinin kurulmasını destekliyor. Ankara Kocatepe için Mimar Vedat Dalokay dünyanın en güzel camilerinden birini tasarlamıştı, bizimkiler istemeyince Pakistan'a yapıldı, ve onların gurur duyduğu mimari varlıklarından biri oldu. Kocatepe'ye anlı şanlı mimarlardan birisi mimari açıdan yüz kızartıcı nitelikte bir cami yaptı ve o bölgeyi katletti. Para için değil AKM'yi, Türkiye'nin tamamını yıkacak en az bin tane mimar bulurum size.

Soru 6: Bu kadar değerli bir alanda bu kadar küçük bir bina işlevsel ya da rasyonel mi?

Cevap: New York Manhattan'da yaşayan birisi Londra'ya, ya da Paris'e gittiğinde, oraları kasaba gibi görür, ölçekler öylesine farklıdır yani. Başınızı kaldırmadan göğü görebilme lüksüne sahipsinizdir Avrupa'da. Paris'te yüksek binalardan oluşan La Défense şehir dışına yapılmıştır. Aynı şekilde Londra'nın en işlek ve değerli alanlarından, mesela Oxford Street'te kimse, "Bu binalar neden küçük?" diye sormaz. Center Point diye bir bina azmanı yaptılar şehrin ortasına, hala onun utancını hissediyorlar. Ankara'da Melih Gökçek dünyanın en büyük şehircilik hatalarından birini yaparak trafiği şehrin merkezine, Kızılay'a yükledi, şimdi orası keyifle yürünebilecek şehir merkezi olmaktan çıktı. Güzergah üzerindeki Kavaklıdere dahil her yeri yaşanılır olmaktan çıkarmakla meşgul şu sıralar. Taksim ve civarına yapılabilecek en büyük kötülük oradaki yoğunluğu zorlamak. O civar yeterince doymuş bir alan.

Soru 7: Yoksa siz Boğaz Köprüsüne de mi karşıydınız?

Cevap: Öğrenci olarak yıllarca Londra'da yaşadım. Şehircilik sorunlarının nasıl çözüldüğünü görme, izleme fırsatım oldu. Özel olarak Boğaz Köprüsüyle ilgili bir şey söylemeyeceğim ama, orada sorunların çözümünün buraya oranla çok farklı şekilde ele alındığını fark ettim. En önemli fark, bir sorun ortaya çıkınca o sorunun gerçekten çözülmesiydi. İstanbul'da şehircilik sorunlarına getirilen çözümlerin çok da başarılı olmadığına inanıyorum. Mesela, Kadıköy yakasında Kızıltoprak, Boğaziçi Köprüsü açıldığı yıl, gün ve saatten beri tıkanır ve bu tıkanıklık hiç bir zaman çözülmez. İstanbul'da böyle bir sürü tarihi tıkanıklık alanları vardır. Benim bütün hayatım, Eminönü Meydanının bir çok defa yeniden yapıldığı ancak hiç bir zaman tasarlanamadığı ve giderek daha da işin içinden çıkılmaz hale dönüşmesini yaşamakla geçmiştir. Şehir plancısı arkadaşınız varsa bunları size benim yapabileceğimden çok daha iyi bir şekilde anlatacaktır.

Soru 8: Sizin AKM'nin yıkılmasını engelleme gücünüz var mı?

Cevap: Yok. Ama sizin de AKM'yi yıkma gücünüz yok.

Soru 9: Dolmabahçe Sarayının yıkılmasını gerçekten de savunuyor musunuz?

Cevap: Tabii ki hayır. Dolmabahçe Sarayı, bence, Osmanlı İmparatorluğu'nun nasıl ve neden battığını anlamak için çok önemli. Yaratıcılığın bitip bayağılığa ve görgüsüzlüğe teslimiyetin, üstelik bir de ihtişamla kutsanmışsa, bir uygarlığın onulmaz bir kanser hastalığına yakalanmış olduğunun en belirgin göstergesidir diye düşünüyorum.


Dolmabahçe Sarayı Kapısı. Fotoğraf: Hakan Akbaş

Cuma, Ocak 08, 2010

Cart-Curt İletişimi: Telekom ve Turkcell ve iletişimin intiharı üzerine kısa bir yazı


Turkcell Ceo'su Süreyya Ciliv, şık giyinen ve büyük ihtimalle kendi gibi şık giyinen insanlarla bir arada vakit geçiren bir kişi. Biz müşterilere layık gördüğü ise Recep İvedik tiplemesi, bayağılığın ve seviyesizliğin en uç noktası. Sizce bu işte bir terslik yok mu?

Dün “Telekom’a kafam girsin” diye bir video izledim, küçük bütçeli ama kendini ifade eden, eleştirel kısa bir klip. Bir de web sitesi var, telekomakafamgirsin.com adresinde.

Telekom, Türkiye’nin en büyük iletişim şirketi ya, ne yapmış, mahkemeye gitmiş ve bu eleştiriyi yansıtan bazı web sitelerini yayına kapattırmış. Digiturk'ün yaptığı gibi büyük başlara dalaşmamış, kendini savunamayacak küçük siteleri kurban seçmiş.

Hatırlarsınız, Digiturk de Blogger’ın Türkiye erişimini kapattırmıştı. Şimdi bayrağı Telekom kaptı yani, bayrak yarışı devam ediyor.

Hiç merak ettiniz mi, bu iki büyük iletişim şirketi neden “Asarız-Keseriz”li “Cart-Curt iletişimi”ni seçiyorlar. Yani seçme de demeyeyim, doğrudan bu tür iletişimi kullanıyorlar, kendilerine yakıştırıyorlar?

Bence cevap basit, her ikisi de devlet desteğiyle üzerimizde tekel olarak kendilerini konumlandırdılar. Sırtlarını hükümete, devlete dayadılar da ondan.

Turkcell’i hatırlarsınız, yapılan lisans sözleşmesindeki aksi hükme rağmen, hükümet piyasada rekabet yaratacak üçüncü lisansı uzun yıllar, yani cep telefonunda bir tekel yaratılana kadar kimseye vermedi. Hala o dönemde yaratılan tekelin ceremesini çekiyoruz, çekmeye devam edeceğiz. Benzer bir şekilde, Telekom’un özelleştirmesinde de bizleri ihalede rehin olarak yeni şirkete devretmişti hükümet. Kısacası, bu şirketler bizi kendileri kazanmadılar, bu nedenle halkla, insanlarla düzgün iletişim kurabilme terbiyesini alamadılar.

Düzeltme: Yazının önceki versiyonunda, Blogger'ı Turkcell'in yasaklattığını yazmıştım, oysa Digiturk yasaklatmıştı. Hata için özür dilerim. Turkcell, sadece bizi İvedik ile çileden çıkarmıştı, çıkarmaya devam ediyor. Ayrıca, Turkcell'in tekel olması konusundaki eleştirimin haksız olduğu uyarısını yapan ve benim eksik hafızamı düzelten Cem Argun'un yorumunu okumanızı öneririm.


Türkiye'nin kaderi; düşük hız, yüksek fiyatlı internette bir numarayız. Resme tıklayın, trajedinin tamamını görün.

Çarşamba, Ocak 06, 2010

"Yeni yılda neler yapmalıyım" listesi (kısa versiyon)

  • Web sitesinde “vizyonumuz ve misyonumuz” yazan büyük küçük her türlü şirketin web adreslerinin üzerinden motosiklet ya da mümkünse tırla geçmek,

  • Anasayfalarında stok fotoğraf kullanan web sitelerine dil çıkarmak,

  • O kadar çok şey biliyorum ki, aman bunları kimse öğrenmesin de rakipsiz kalayım,” diye düşünenler tarafından işgal edilen web sitelerinin üzerine çürük yumurta atmak,

  • Kendilerine şartsız şurtsuz tapmamızı, tanrısal bir aşkla sevmemizi ve dolayısıyla ürettikleri tüm ürün ve hizmetleri sorgusuz sualsiz satın almamızı bizden talep eden tüm şirketlerin adreslerini favorilerimden ve zihnimden derhal ve bir daha geri dönülmemek üzere silmek,

  • “Sen her şeye değersin,” türü sloganlarla bizi 100 numara dangalak yerine koyan markaları ters çevirip üzerlerine bayat ketçap dökmek,

  • İnternet üç kağıtçıların mekanı, hadım edilmeli,” diyen yasakçıların kelimelerini boş şarap şişelerine tıkıp denize atmak,

  • Bilgi güvenliğini sağlamak için çalışanlarına zırt pırt akıllarına estikleri sitelere girişi yasaklayan, dvd yazıcı ve flash belleğe cüzamlı muamelesi yapan tüm kurum kuruluş ve kuruluşamayışlara büyük ve geniş bir gülüş hediye etmek,

  • İnterneti hala tekel olarak korumaya çalışan, hatta çocuklarımıza, torunlarımıza ve on nesil zürriyetimize tekel olarak miras bırakmaya çalışan ve işin kötüsü bu işi pekala da becerebilen herkese şahsen ve teker teker saygı ve selamlarımı göndermek,

  • Bu listeyi kısa kesip işime devam etmek.

Pazartesi, Ocak 04, 2010

2010 için düşünce önerileri